Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak üzere yazı masamın başına her oturduğumda olumsuzluklardan uzak, güzel gelişmeleri değerlendirmek, yapılan güzel işlerden bahsederek karamsarlık içinde olan vatandaşlarımıza biraz olsun moral aşılamak istiyorum. Ancak ülkemizde hızlı bir şekilde sahnelenmek istenen çirkin oyunlar buna maalesef ki izin vermiyor. Geçtiğimiz bir hafta içerisinde yaşanan gelişmeleri üzüntüyle izlerken, Türkiye’de neler oluyor, biz ülke olarak nerelere geldik diye kendime sormadan edemedim. Kanlı terör örgütünün propaganda amaçlı söylemleri maalesef ki bugün Yüce Türk Milletinin temsil edildiği TBMM’de anayasa ve kanunlar ayaklar altına alınarak, milletimizin gözünün içine bakıla bakıla, milletin ödediği vergilerden maaşını alan, Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıdığı ayrıcalıklardan faydalanan milletvekillerince saygısızca dile getiriliyor. Oysa biz böyle bir ülke miydik? Gelin birlikte hafızalarımızı tazeleyelim, bu sayede olanları hep birlikte yüksek sesle konuşalım.
Önce BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız meclis çatısı altında yapılan parti grup toplantısında Kürtçe konuşmuş, yine aynı partinin vekili Hasip Kaplan, TBMM Genel Kurulu’nda meclis kürsüsünden Kürtçe şiir okumuş, Sırrı Sakık ise, Kürtçe olarak, “Ne Anayasa ne yasa ne Lozan’daki anlaşma benim dilime, kimliğime gem vuramaz” şeklinde suç teşkil eden provokatif açıklamalarda bulunmuştur. Daha sonra BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 15 Aralık 2010 tarihinde Diyarbakır’da, Türkiye'de Kürtlere karşı bir asimilasyonun yaşandığını söylemiş ve esnafa ana dilin gelişimi için iş yerlerinin tabelalarını Kürtçe yapmaları yönünde çağrıda bulunmuştur. Kürtlerin yaşadığı her bölgede iki dilli hayatın olacağını, bundan sonra Kürtçenin kullanımında devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceklerini dile getirerek açıklamalarını sürdürmüştür. En son olarak da Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından yapılan Demokratik Özerklik Çalıştayı’nda bebek katili, cani Abdullah Öcalan’ın talepleri doğrultusunda, Demokratik Özerklik Modeli Taslağını yayınlayıp, Demokratik Özerk Kürdistan’ın İnşa edileceği, bu özerk bölgenin kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahip olacağı ve demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma mekanizması oluşturulacağı şeklinde kararlar alınmıştır. Bu taslak ile birlikte partinin suç niteliği taşıyan provokatif eylemleri, devlete kalkışma haline dönüşmüştür. Bu açıklamalar anayasal anlamda suç teşkil etmekte, ceza kanunu açısından da cezai müeyyide ile düzenlenmektedir. Şöyle ki; anayasanın değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif edilemez ilk 3 maddesinden biri olan 3. madde şu şekildedir;
Anayasa`nın 3. Maddesi:
Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili TÜRKÇE’DİR. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı "İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara'dır.
Buna aykırı hakaret edenler hakkında ki uygulanacak cezai müeyyideyi de bu şekildedir.
Anayasayı ihlâl
Madde 309 - (1) Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Şimdi soruyorum cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis olan Anayasanın değişmez olan 3 maddesini delmek, alenen değiştirdik değiştireceğiz demek sizce de suç değil midir?
Türkiye cumhuriyeti bir ulus devletidir. Ulus olmanın temel koşulu, DİL, TARİH, KÜLTÜR ve YURT BİRLİĞİ’DİR. Bu dört temel koşul, ulus devletin, olmazsa olmazıdır. O halde, bir ulusun, tek bir dilde, kendi dilinde konuşarak, yazışarak ve iletişim kurarak, milli kültürünü ve bütünlüğünü pekiştirmesi de şarttır. Biz kimsenin kendi dilini konuşmasına karşı çıkmıyoruz. Ancak bu ülkede ikinci bir resmi dilin varlığını asla kabul etmiyoruz. Böyle bir girişimi kabul etmek bu ülkenin temellerine dinamit koymak olacaktır ve ülkemizi parçalanmaya sürükleyecektir. Türkçe Türkiye’nin çimentosudur. Zaten yukarıda ki gelişmeleri dikkat ile okuduğumuzda talebin sadece dil olmadığı pervasızca toprak istemeye kadar gittiğini göreceğiz.
Arkadaşlar, yukarıda anlattığımız olaylara sebep olan kişileri ve onların destekçilerinin kimler olduğunu, neler istediklerini biliyoruz. Ya bu ülkeyi yönetenler, ülkenin yönetimine talip olanlar, bu ülkenin vatandaşları onlar yaşananlar karşısında neler yapıyor. Başbakanımızdan, Devlet Bakanı Faruk Çelik’in Bursa’da münferiden ortaya koyduğu tepki haricinde bakanlar kurulu mensuplarından şu ana kadar bu konuyla alakalı herhangi bir açıklama işitenimiz var mı? Bugüne kadar sadece Meclis Başkanımız Sayın Mehmet Ali Şahin’in iki dil konusunda savcılara yaptığı çağrıya şahit olduk. Bu açıklama, yeterli bulmadığımız halde bizi biraz olsun umutlandırmıştı ki, Sayın Şahin’in BDP genel başkanıyla yaptığı görüşmenin ardından tepkinin sadece mecliste yapılan konuşmalarla alakalı olduğu ve bu görüşmeyle konunun tatlıya bağlandığı haberleri bizi yine hayal kırıklığına uğrattı. Oysa Sayın M.Ali Şahin T.B.M.M. başkanı olarak mecliste yetkilerini sonuna kadar kullanmalı, ilgililer hakkında gerekli işlemleri yapmalıydı. Birde muhalefet cephesine bakalım; Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisi’nin lideri, namı diğer “Dersim Delikanlısı” farklı bir ülkede siyaset yapıyormuşçasına bu konuyu görmezden gelmeyi uygun gördü. Böyle davranmasında partisinin güneydoğuda ki oy oranını arttırma düşüncesinin mi, yoksa birkaç ay önce gündeme gelen BDP’yle girişilebilecek seçim ittifakına zarar verme endişesinin mi ağır bastığı bilinmez. Elbet niyetlerini öğreneceğiz. Bir diğer muhalefet partisi, kendisini Türk Milliyetçiliğinin kalesi olarak gören MHP den ise Genel Başkanın cılız birkaç beyanatı haricinde ses çıkmadı maalesef. MHP’nin geldiği nokta bizim için üzüntü vericidir. MHP ki bu ülkeyi, cumhuriyeti savunma uğruna idamla yargılanan rahmetli Sayın ALPARSLAN TÜRKEŞ ve Arkadaşlarının kurduğu partidir. Son olarak kanımızı sömüren TÜSİAD Başkanı Ümit BOYNER’in Diyarbakır gezsisine dikkat çekmek istiyorum. Ülkenin en büyük sivil toplum kuruluşlarından birinin başında olan Ümit Hanım hiçbir şey yaşanmamış gibi eline mikrofonu alıyor şovunu yapıyor ve Kürtçe konuşuyor. Unutmayın Ümit Hanım servetinizi Diyarbakır’dan kazanmadınız, kazanmıyorsunuz. Türk halkından kazanıyorsunuz. Başta ben olmak üzere benim gibi düşünenler size hakkımızı helal etmiyoruz. Biz de size ve sizin gibilere Türkçe olarak gereken cevabı vereceğiz.
Yazım aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetlerine de teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Yaşanan facia karşısında dayanamayarak yaptıkları açıklamayla milletimizin endişelerini dile getirmiştir. Her ne kadar Sayın Hüseyin Çelik, tepkisini bölücülere, Anayasayı çiğneyenlere karşı yöneltmesi gerekirken, T.S.K.’ya yöneltmiş olsa da bizler T.S.K. bildirisini destekliyoruz. Çünkü uyku halindeki halkımızın birileri tarafından uyandırılmaları gerekmektedir. İnşallah T.S.K.’ya destek vermemizden dolayı başımıza bir iş gelmez.
Gelelim sonuca; Her ne kadar Türkiye’de bir suskunluk var ise de bu biat olarak algılanmamalıdır. Buradan devleti yönetenlere sesleniyorum, bir an önce bu yanlışları önleyin aksi takdirde önünü alamayacağınız olaylarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Vakti zamanında siyasi bir partinin lideri T.C. Devletine mozaik diyenlere hiddetlenerek şöyle demişti; “Ne mozaiği, Türk Devleti bir betondur” evet öyledir ve yine öyle kalacaktır. T.C. Devletinin, vatanı için ölecek yüreklilikte olan, yumruğunu kimseden sakınmadan masaya vuracak, Tek Devlet, Tek Millet, Tek Bayrak diye haykıracak bir yiğide ihtiyacı vardır. İnşallah zamanı gelince bu millet o lideri bulacaktır.
Selam ve saygılarımla
Yorumlar