banner110

SOSYAL HUKUK

Devleti yönetenler para kazanmak ve rant elde etmek için insanları ölüme sürükler mi?

26 Nisan 2016 Salı 08:11
banner77
SOSYAL HUKUK

BEMBEYAZ ÖLÜM                          

Devleti yönetenler para kazanmak ve rant elde etmek için insanları ölüme sürükler mi?

Ya işadamları aynı saikle hareket eder mi?

Bu sorulara dolaysız yanıt vermenin zamanı geldi sanırım. Evet, devleti yönetenler ve para kazanmak için her şeyi mübah gören kasaba kurnazı tüccarlar para ve rant elde etme uğruna yediden yetmişe herkesi ölüme sürüklemekten bir an bile tereddüt etmiyorlar. Bu yalnızca ülkemize ait bir durum da değildir. Mevcut sistem dünyanın neredeyse her yerinde insanları yaşatmak üzerine değil insanların ve doğanın öldürülmesi ve hastalanması üzerine inşa ediliyor.

Toplumsal yaşamı düzenlemek için bir şekilde etkili ve yetkili koltuklara oturanlar, hayatlarımızı nasıl yaşayacağımıza karar verme hakkını kendinde bulanlar, genellikle insana özgü temiz ve erdemli  duygulardan arınarak işe koyulurlar. İki sektörden örnekler vermeye çalışayım.

Silah sektörünün devleri yeni bir yılın stratejilerini belirlerken;

‘Bu yıl kaç çatışma, savaş ve sabotaj yaşanmalı ki üreteceğimiz silahları krize girmeden satabilelim” diye düşünür ve elindeki ekonomik gücü kullanarak siyasileri çatışma ve gerginlik politikalarına yönlendirirler.

İlaç sektörünün devleri de ‘Bu yıl kaç kişiye virüs bulaşsın, yeni hastalıklar peydahlansın ki kaslarımız tıka basa dolsun’ diye düşünür.  Hedeflerini saptar ve siyasilere ‘domuz aşısından, kuş gribine’ kadar çoğu çöpe gidecek ilaçların alımını yaptırırlar. Doğayı tahrip ederek ve zehirleyerek insanları ‘kanser ve astım’ ilaçlarına bağımlı hale getirirler.

                                                       AKP SEKTÖRÜN KULU KÖLESİ

İnsanların ölümü ve hastalanması üzerine yapılan kar hesapları ne yazık ki diğer tüm sektörlerde de gündeme geliyor. Ünlü filozof Karl Marks kapitalist sistemin insanın ve doğanın ölüme endeksli yapısını deşifre ederken bu gün tüm dünyanın içine girdiği girdaba dikkat çekiyordu. Kapitalizm öldürür diyordu şimdi gerçekten kapitalizm öldürüyor.

Hem de yalnızca insanı değil doğayı da.

İskenderun Körfezinde 24 saat beyaz dumanı püfür püfür tüten termik santrali İskenderun sahilinden izlerken aklıma bunlar geldi. Hemen yanına iki adet termik santral daha kuruluyor. Arsuz Kale mevkiinde ise bir termik için daha kollar sıvanmış. Hatay ilinin tüm sahil şeridini termik santrallerle doldurmak istiyorlar. Cumhurbaşkanı hafta sonunda Adana Tufanbeyli ilçesinde Sabancı Holding’e ait ülkenin en büyük kömür yakıtlı termik santralinin açılışını yaptı. Açılış sırasında termik santrallere karşı duranlara ağzına geleni söylemeden de duramadı.

AKP iktidarı açıkça doğanın ve insanların ölümünden beslenen sektörlerin kulu ve kölesi olmuş. Gelişmiş ülkelerde bir bir kapanan termik santralleri ülkemizin en gözde topraklarında inşa ettiriyor. Bu santraller 50 km çapındaki doğal hayatı hızla öldürüyor. Hastaneler kanser ve akciğer rahatsızlığı olanlarla dolup taşıyor. Aynı bölgelerde tarım toprağı zehir saçıyor.

Ne uğruna?

İSKENDERUN KÖRFEZİNE KISKAÇ

Güneşin ve rüzgarın en bol olduğu yerlerde her gün bir Urla gemisi kadar kül üretecek Termik ısrarı neden. AKP iktidarının ölüm tüccarlarına söz verdiği iddia ediliyor. AKP ölüm tüccarı batılılara ülkemizde 76 termik santrali kurma sözü verdiği, bu termik santrallerinde ölüm tüccarlarının sahibi olduğu zehirli kömür ocaklarında üretilen kömürü satın alacakları üzerine anlaşma yapmışlar. Yani başta İskenderun Körfezi olmak üzere AKP ülkemizin en güzide yerlerinde yaşayan insanların hayatları üzerine anlaşma yapmışlar. Ölmemiz ve hastalanmamız karşılığında hem para hem de rant elde etmek üzere anlaşmışlar.

Ne yazık ki AKP iktidarı günden güne gözünü karartıyor. Durumun vahametini görmemek için kör olmak gerekiyor. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan termik santrallerini kurarken Recep Tayyip Erdoğan “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali yaşamı ve doğayı savunanlara çirkinleşerek saldırıyor.

İskenderun sahilinde bacası beyaz duman tüten termik santrali her sabah gördüğümüzde;  AKP’nin ve kasalarına para istiflemekle meşgul holding sahiplerinin İskenderun halkına ‘bembeyaz bir ölüm’ sunduğunu unutmayalım ve itiraz edelim.  Çünkü biz unutmak istesek te Sarıseki’deki termik santral bacasından ‘bembeyaz bir ölüm’ tütmeye devam edecek.  Zincirlerimizden başka ne kaybedebiliriz ki.

Ama direnir ve itiraz edersek kazanabileceğimiz bir hayat var.

 Av. Bülent Akbay

Gündem: İktadar Komedyası

Son günlerde ülkede yaşananları takip edebilmek, gelişmeler üzerine fikir üretebilmek çok büyük bir akıl sağlığı gerektiriyor. Siyasilerin söylemleri akıl alır gibi değil. İktidar cephesinde kim ne söylerse bir diğerinin yalanlaması, tezat beyanda bulunması artık sıradan bir hal . AKP kurmaylarınca sık sık dile getirilen “Gündem Yaratan Parti” söylemi içeresine düştükleri gülünç durumlar göz önünde bulundurulduğunda doğru kabul edilebilir.

Sayın Başbakanın varlığından, parti tabanında ve içerisinde duyulan rahatsızlık iyice belirginleşti. En son yandaş bir yazarın canlı yayında “Davutoğlu ile gitmez” söylemi yaşanan memnuniyetsizliği açıklar niteliktedir. Şimdiden söyleyeyim. Sayın Davutoğlu bu parti için biraz fazla “Hoca” kalıyor. Hani sokak ağzıyla konuşsa, Cumhurbaşkanıyla telepatik iletişim kursa sorun kalmayacak gibi. Ama olamadı, olmuyor. 1 Kasım seçimlerinin galibi Davutoğlu değildi. Hepimiz biliyoruz ki iktidarın başında hala Cumhurbaşkanı bulunmakta ve Cumhurbaşkanı’ nın canından can, kanından kan kadar olmasa da her şeyi emanet edebileceği bir damadı var. Hem de bakan. Ülkenin enerji politikaları bu bakana emanet. Yani öyle sıradan bir konumu da yok Berat Albayrak’ ın. Madem başkanlık sistemine mevcut anayasal düzenleme ve yasama çoğunluğuyla geçilemiyor. Bu bakanın makamı pekala başbakanlık olabilir. Önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Doğuda savaş hala devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri Yüksekova’ daki operasyonların sona erdirildiğini belirtse de diğer yerlerde hala devam ediyor savaş.  Kilis’ e roket güdümlü bombalar yağıyor. İktidar ısrarla “düştü” dese de durum öyle değil. Alenen ülke toprakları bombalanıyor. Aranan tırlarda tespit edilen mühimmatın akıbetini de acı biçimde öğrenmiş olduk. Kilis bombalanıyor. Cumhurbaşkanı’ nın söylemiyle Suriye’ de yaşananlar Türkiye’ nin iç meselesiydi. Bu doğrultuda bunun adı İç Savaş! Bölge halkının durumu vahim ama müjdeli haberler de yok değil! Avrupa Birliği ile vize muafiyeti Haziran ayında uygulanmaya başlanacakmış. En azından Başbakan öyle diyor. Kilislinin, Yüksekovalının, Nusaybinlinin gündemi de zaten buydu ya.

Alman Başbakanı Merkel bir kez daha Türkiye’ ye geldi. Gündem tabi ki Suriyeli Sığınmacılar. 3 Milyar Avro’ nun sarfiyatı, karşılıklı sığınmacı alımlarını takibi ve yapılan yerinde tespitler. Avrupalı verdiği rüşvetin peşini bırakmıyor. Artık ülkelerarası “rüşvetin” takipçiliği başbakan seviyesinde yapılıyor. Modern zamanların “insan ticareti” bu hassasiyetle yürütülüyor ve bunların hepsi gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Birisi en güçlü ilk 10 devlet arasına girmekten bahsetmişti sahi!

Av. Ömer Gökhan Çelik

Nedir … Ne Değildir …                     

SENET, SADECE KAĞIT PARÇASI OLMAMALI

1 Kasım seçimlerinden sonra ekonomik istikrar beklentisi içinde olanlar hayal kırıklığı yaşamaya devam ediyor. 

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin verilerine göre, 2016’nın ilk üç aylık döneminde, protestolu senet sayısı 231 bine ulaştı. Protestolu senetlerin toplam parasal tutarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 14 artışla 2,2 milyar liradan 2,5 milyar liraya yükseldi.

Yıllık olarak toplam protestolu senet tutarı 2014 yılındaki 8,2 milyar liralık düzeyinden, 2015 yılında yüzde 23,2 artışla 10.1 milyar liraya yükseldi. 

Bu veriler piyasada senetlerin ödeme güvencesi olması işlevini yitirdiğini gösteriyor. Bu durum alacaklarını senede bağlayan alacaklıların “korkulu rüyalar” görmesine sebep oluyor. Senetleri sadece bir “kağıt parçasına” dönüştüren piyasa koşullarının düzelmesi, piyasada güvenin yeniden tesisine ihtiyaç duyuluyor. Ekonomi kurmayları ise ne yazık ki sarayın “başkanlık hülyasına” odaklanmışlar.    

                                 Sigortasız Çalışanın Tazminat Hakkı 

Çalışma hayatının en büyük sıkıntılarından biri hiç şüphesiz sigorta girişi yapılmayan çalışanlar. Çalışma hayatının kanayan yarası haline gelen bu durum son zamanlarda yaşanan ekonomik krize paralel olarak daha da içinden çıkılmaz hale geldi. Özellikle sigortasız çalışanın tazminat hakkı olmayacağına dair yaygın ve yanlış bilgiler, çalışanların hak kaybına yol açıyor. 

Sigortasız çalışma ve çalıştırılma, emeklilik hakkı, sağlık hizmetlerinden faydalanamama,  gibi pek çok sorunu birlikte getiriyor. Bu sorunların hukuken giderilebilme imkanı tanıyan düzenlemeler yetersiz olmakla birlikte kesinlikle var. Sigortasız çalışanın kıdem ve ihbar tazminatı hakkı, izin ücretleri, fazla mesai gibi ve dolayısıyla emekliliğe esas primlerinin ödenmesi için iş sözleşmenin kıdem tazminatını almayı gerektirecek sebeplerden biri ile sona ermesi halinde tazminata hak kazanılabilir.  

Ancak iş mahkemesine hizmet tespit davası açılmalı ve neticeten bu davada çalışanın söz konusu işyerinde çalışmış olduğunu ispat etmelidir. Hizmet tespit davasının kaybedilmesi durumunda sigortasız çalışılan günlerden dolayı herhangi bir hak talebinin kabulü yasalara göre yok. 

Bu düzenleme çalışanlara hak tanımakla birlikte yeterli değil. Çalışanın hak mücadelesini ayrıntılara boğan ve uzun zamana yayan bir sürece sahip olduğu aşikar. Ama imkansız değil.  

Arabulucu Avukat

Aylin Akbay Rende


“Babanın duymadığı ilişki nişanlanma sayılmaz”

Üniversitenin kafesinde kendi aralarında yüzük takmış bir çiftin kısa süre sonra ayrılması sonucunda genç kız, sevgilisinin nişanı bozarak kendisini küçük düşürdüğü gerekçesiyle 5 bin TL manevi tazminat davası açmış, sevgili ise “Nişan yok, sadece yüzük taktık” demişti. Yapılan yargılama neticesinde mahkemece  “Her yüzük takma nişanlanma” olarak kabul edilemez denilerek genç kızın tazminat talebi reddedilmişti.

Mahkemenin kararı vermedeki gerekçesi nişanlanmaya toplumda atfedilen durumdur. Burada bahsettiğimiz durum nişanlanırken ailelerin bir araya gelmesi, tarafların evlenme iradelerinin dışa vurulması, bu dışa vurumun dillendirilmesi, ilan edilmesi, karşılıklı hediyelerin verilmesi, aile bireylerin ilişkilerinin daha sıkılaştırılması olarak gösterilmiştir. Mahkeme kararına şöyle devam etmiş “nişanlamaya yasada düzenlendiği üzere özel bir değer atfetmezsek bütün sevgililik ve flört ilişkilerini nişanlanma saymak gerekir, genel kabul ve yasanın düzenleme amacına göre babanın duymadığı ilişki nişanlanma sayılmaz” demiştir. Mahkemenin bu kararına katılmamak açıkçası mümkün değil.  

Bilindiği üzere nişanlanma, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunumuzun 118 ve 123. maddeleri arasında düzenlenmiş olan, aile hukuku nitelikli kendine özgü bir sözleşmedir.

Nişanın bozulması sebebiyle manevi tazminat davası açabilmek içinse davacı nişanlının kişilik haklarının ihlal edilmiş olması gerekir. Nişanın bozulması sebebiyle üzüntü duymak, manevi tazminat için tek başına yeterli bir sebep değildir. Yargıtay da bu hususu birçok kararında belirtmiştir. Örneğin 2004 tarihli bir kararında ‘’Üzüntü duymak başlı başına manevi tazminatı gerektirmez. Manevi tazminat talep edebilmek için, davacı nişanlının kişilik haklarının ihlali, terk edilen nişanlının şeref ve namus duygularının yaralanmış olması veya çevresine karşı küçük düşmüş, itibarının zedelenmiş olması gerekir.’’ diyerek bu hususu vurgulamıştır.

Kişilik hakları kapsamına ise hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, din, düşünce ve ekonomik çalışma özgürlüğü, şeref, haysiyet ve itibar, ün, ad, sır girmektedir. Doktrin ve Yargıtay kararlarına göre nişanın bozulması sebebiyle manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gereken hallere örnekler şunlardır: Nişanlıdan ayrılmanın çok olumsuz olarak değerlendirilmesi yüzünden, belki de artık evlenme şansının kaybedildiği bir çevrede, nişanlılardan birinin manevi çöküntü içine girmesi, psikolojik sarsıntı geçirmesi, hayata küsmesi, intihara varacak krizler geçirmesi, - Nişanlısının kendisine verdiği güvene dayanarak, evleneceklerine kesin gözle bakılan nişanlının, ağır bir hayal kırıklığına uğratılması, - Nişanlısıyla karı-koca hayatı yaşaması, nişanlısı hakkında dedikodular çıkararak ismini lekelemesi, sırlarını açıklaması, - Nişanlıların yaşadığı cinsel ilişki sonucu nişanlı kadının hamile kalması, - Nişanlılardan birinin başka biriyle nişanlanması veya evlenmesi sebebiyle nişanı bozması, - Nişanlı kızın, yabancı bir erkeğe kaçması, - Nişanlılar arasında herhangi bir olay geçmediği ve içlerinden birinin onur kırıcı bir davranışı olmadığı halde, evlenmeye karar verilerek nikah günü belirlenmiş, davetiyeler de dağıtılmış olmasına rağmen, nikaha iki gün kala nişanlılığın bozulması gibi örnekler çoğalabilir.

Bu kapsamda sevgililik ve flört ilişkilerini nişanlanma saymamak gerektiği kaçınılmaz olmaktadır. Zira bu durum her ilişkiye, başladığı anda tarafların evlenmeyi taahhüt ettiği sonucu doğurur ki bu sağlıklı bir değerlendirme olmayacaktır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki bu davanın tarafları, nişanın bozulmasıyla kişilik hakları ihlal edilen nişanlı ve nişanı bozarak nişanlısının kişilik haklarını ihlal eden diğer nişanlıdır. Tarafların anne ve babaları veya diğer yakınları hiçbir şekilde bu davanın tarafı olmayacaktır.

Av. Zeynep Şahin







Anahtar Kelimeler: SOSYAL HUKUK

    Yorumlar

banner131
banner119
Hava Durumu
Tümü Anket
İSK. BEL.BAŞ. SEYFİ DİNGİL'İ BAŞARILI BULUYURMUSUNUZ?

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
E-Gazete
Karikatür
  • gazeteci olur belki
Sen de Yaz
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri
Siz de yazmak istemez misiniz?
Ziyaretçi Defteri
Arşiv

banner99