banner110

SOSYAL HUKUK

Başrolünde Ensar Vakfının yer aldığı ve 45 çocuğun cinsel istismarının yer aldığı olayların ardından ülkenin her yerinden çocuklara ve kadınlara cinsel istismar haberleri gelmeye başladı.....

12 Nisan 2016 Salı 10:08
banner77
SOSYAL HUKUK
  İNSANLIKTAN ÇIKTILAR
Başrolünde Ensar Vakfının yer aldığı ve 45 çocuğun cinsel istismarının yer aldığı olayların ardından ülkenin her yerinden çocuklara ve kadınlara cinsel istismar haberleri gelmeye başladı. Olayların üzerine gitmesi gereken iktidar kanadı olayları örtmek ve istismara yol açanları korumak uğruna akıllara durgunluk veren bir çabanın içine girdiler. Olayların araştırılması önerisine bile tahammülleri yoktu. İktidar kanadı adeta suçüstü yakalanmıştı. Birbiri üzerine gaflar yapmaya başladılar. Bu kelimenin tam anlamıyla rezaletin tezahürüydü. Aileden ve kadından sorumlu bakan “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek bu rezaleti taçlandırdı.

Buraya kadar az çok medyayı takip eden herkes tarafından biliniyor. Bilinmeyen ise çocuk ve kadınlara yönelik istismarın son yıllarda neden arttığı ve iktidar kanadının istismar haberlerinden neden rahatsız olduğudur.

Burada bu iki soruya yanıt vermeye çalışalım.

                                                   Otorite Arttıkça İstismar Artar

Kanunlarımızda çocukların istismarına yönelik suçlar bireye karşı işlenen suçlar kapsamında ele alınmaktadır. Oysa çağdaş ceza yasalarında bu suçlar özgürlüklere karşı suçlar olarak ele alınır. Bireysel suç olarak ele alındığında bu suçlara karşı mücadele “bireysel önlemlerle”  giderilmeye çalışılır. Bu suçu sadece hasta ruhlu kişilerce işleneceği ve önleminin de ancak bu hasta ruhlu kişilere karşı önlem almak ve cezalandırmakla yerine getirileceği var sayılmaktadır. Çocuk ve Kadınların istismarına yönelik suçlarda aşırı artışın geri planında ne yazık ki bu anlayış yatmaktadır. Bu suçlar insanların özgürlüklerine karşı suçlar kapsamına alınırsa yalnızca bireysel önlemlerle değil aynı zamanda sistemin suçlu yaratma alanını da daraltarak azaltabilme imkanı olacaktır.

Ülkemizde özellikle 2010 yılından bu yana her alanda otorite ve baskılar arttı. Başkanlık sistemi hülyası otoritenin sorgulanmasını da yasakladı. Yasaklar ve şiddet korkuları besledi. Siyasi iktidar her türlü muhalefete şiddet ve baskılarla yanıt vermeye başladı.  Sadece faşist düzenlerde örneklerini gördüğümüz uygulamalara tanık olduk ve olmaya devam ediyoruz.

Çocuk istismarını yapan kişi çocuklar üzerindeki otoritesini kullanır. Baskı ve şiddet yöntemleriyle çocukları korkutur. Kullandığı yöntemlerin sorgulanmasına izin vermez. Böylece istismara uğrayanı sindirir. Otorite arttıkça istismar artar. Baskı ortamı istismarın beslediği, yayıldığı ve tezahür ettiği elverişli alandır. Siyasi iktidarın özgürlükleri tehdit eden ve ortadan kaldıran ortamı bugün çocukların ve kadınların istismarını arttıran, tecavüzcülerin ve tacizcilerin mantar gibi bitmesine yol açan en önemli nedendir. Siyasi iktidar otoriter ve baskıcı rejim inşasında kutsiyeti olan bir kurumu yani DİN gibi kendi içinde katı kuralları barındıran bir müesseseyi kullandığı için, cinsel istismarın daha çok bu kurumlarda ortaya çıkması söz konusu oluyor.  Son yıllarda cinsel istismar olaylarında Türkiye dünyada 3.  sırada yer alıyor. Resmi veriler Buzdağı’nın sadece görünen kısmı.  İstatistiklere sadece gerçekleşen vakaların %10’u yansıyor. 

                                                      Rezalet Üstüne Rezalet

AKP İktidarı çocukların ve kadınların cinsel istismara uğradığı haberlerinden ve olayların kamuoyuca paylaşılmasından rahatsız.  AKP yöneticileri, dini vakıf ve yurtlardan kendilerine kadro devşiriyorlar. Kimsesiz ve yoksul çocukların çaresizliğinden faydalanarak ‘dindar ve kindar’ bir nesil yetiştirme hedefindeler. Dinsel eğitim verdiği iddiasındaki bu vakıf ve yurtları yasadışı olduğu halde destekliyorlar. Bu vakıflar aynı zamanda devletin halktan topladığı vergilerin “ ayakabı kutusuna” istiflendiği adreslerdir. Bu yasadışı vakıf ve yurtların yöneticileriyle AKP yöneticileri kucak kucağa ülkeyi yönetiyorlar. Bu sebeple istismar olaylarının ortaya çıkması ençok AKP yönetimini rahatsız ediyor. Hemen her olaya papuç kadar dil uzatan saray sakinleri çocukların istismarı gibi bir olayda dut yemiş bülbüle dönmesi bu yüzdendir.

Nitekim Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ramazanoğlu “ bir kereden bir şey olmaz” gafından sonra dün de yaptığı açıklamada “ istismar haberlerinin medyada yer almaması gerektiğini” açıkladı. Rezaletin biri bitmeden diğeri başlıyor. Siyasi iktidarın ahlaksız ve ikiyüzlü yönetim anlayışı deşifre olsun istenmiyor.

Ama bu çaba nafile. Bakan bu açıklamayı yaptığı sırada bir diğer AKP milletvekili hayvanlara tecavüz edenlerin affedilmesini talep etti.  Mızrak çuvala sığmıyor.

 Av. Bülent Akbay

 GENEL KREDİ SÖZLEŞMELERİNDE KEFİLİN SORUMLULUK SINIRI

Ülkemizde banka kredisinden kaynaklı borçlu sayısındaki artış çeşitli hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir. İcra takip dosyalarının büyük bir çoğunluğunu, bankalardan alınan otomobil, tüketici kredileri, kredi kartı borçları, genel kredi sözleşmelerinden kaynaklı borçlar oluşturmaktadır. Tüketimin sürekli ve plansız şekilde teşvik edilmesine karşı devlet tarafından her hangi bir tedbir alınmazsa nüfusun tamamına yakınının icra borçlusu olduğu günleri görmemiz muhtemeldir.

Vatandaşın bankaya olan borçlarından bir kısmını oluşturan Genel Kredi Sözleşmesi(GKS)’ ne ilişkin süregelen hukuki sorunu paylaşmak isterim. Genel Kredi Sözleşmesi banka ile müşterisi arasında cari hesap şeklinde işleyen kredi sözleşmesidir. Cari hesap şeklinde işleyen kredilerde Banka, sözleşmenin geçerlilik süresi içinde ve sözleşmede kararlaştırılmış limit içinde vereceği krediyi sürekli tekrarlamakta, böylece kredi alan, aldığı krediyi zamanında ödemek suretiyle tekrar kredi isteyebilmektedir. Daha açık bir anlatımla, geri ödeme yaptığı nispette tekrar kredi kullanmaktadır. Bu açıdan kredi ilişkisinin ucu açık ve geniş zamana yayılı özelliği bulunmaktadır.

Kredi alanın borcuna üçüncü bir kişinin kefil olması durumunda, kefil süresiz olarak bu dönen krediye kefil olmuş olur. Yani, sözleşme süresi içerisinde herhangi bir tarihte tüm geri ödemeler yapılmış olsa, bakiye sıfır vermiş olsa dahi kefilin sorumluluğu devam eder. Çünkü kredi alan her an aynı limitle ve aynı sözleşmeye istinaden krediyi tekrarlayabilir. Yargıtay’ ın günümüze kadar istikrarlı biçimde vermiş olduğu çokça kararı bulunmaktadır.

Ancak, burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, kefil, sadece kendi temerrüdünün hukuki sonuçları ve kefalet limiti ile sorumludur. Örneğin, kredi alan birden fazla GKS imzalamış ancak kefil sadece bir GKS’ ye kefil olmuş ise, sadece kefil olduğu GKS ile sorumlu tutulabilir. Ne var ki, uygulamada bankalar, kefilin imzası olsun veya olmasın tüm GKS’ lerini birleştirip tek bir alacak olarak kefalet limiti ile talepte bulunmaktadırlar. Bu taleplerine de GKS’ lerde matbu olarak yer alan “kredi alanın doğmuş ve doğacak tüm borçlarının teminatı olarak … TL’ye kadar kefilim” maddelerine dayandırmaktadırlar. Bu madde hukuken geçersizdir ve bu konuda çokça Yargıtay kararı bulunmaktadır. Açıklamak gerekirse;

Kefalet, belirli veya en azından kefaletin verildiği anda belirlenebilir olması halinde geçerlidir. Öğretide Safa Reisoğlu aynen şu şekilde açıklamada bulunmuştur. ”Kefalet borcunun feri karakteri, ferdileştirilmiş belli bir borç için tekeffülü zaruri kılmaktadır. Asıl borç belli olmaksızın sadece kefilin sorumlu olacağı en yüksek meblağ gösterilmek suretiyle verilmiş olan kefalet geçerli olmaz. Örneğin kefilin “Borçlunun doğmuş veya doğacak herhangi bir borcuna ….TL ye kadar kefil oluyorum” şeklindeki tekeffülü geçersizdir. ” Yargıtay 13 HD. 1991/7229 E sayılı kararında aynen “Asıl borcun sözleşmede yeteri kadar tanımlanmış veya belli edilebilir olması gereklidir. Herhangi bir borç için verilmiş soyut bir kefalet geçerli olmaz” ifadelerine yer verilmiştir.

Sonuç olarak; Yargıtay kararlarında da sabit olduğu üzere kefil, sadece imzaladığı GKS’ ye istinaden geri ödemesi yapılmamış kredilerden sorumludur. Kefil, kefil olduğu GKS dışında başkaca herhangi bir borçtan sorumlu tutulamaz. Kefil olduğu GKS’ de bu yönde bir madde(doğmuş veya doğacak tüm borçlarının teminatı olarak) bulunması bu sonuca etkili değildir.

Av. Ömer Gökhan ÇELİK     

Ne Nedir… Ne Değildir… İşe İade Davaları

İşe iade davaları 2003'te Türk Hukuk Sistemi içerisine dahil oldu. 4857 sayılı İş Kanunu, geçerli bir neden bulunmadan veya sebep gösterilmeden yapılan fesihlerin geçersiz kabul edileceği kanun maddesi haline getirilmiştir.

İşçi ve işveren arasındaki iş sözleşmesinin süresinin ve mahiyetinin durumuna göre işe iade davası hakkı değişebilmektedir.

Belirli süreli iş sözleşmesine istinaden çalışan işçilerin sözleşme bitiminde işe iade davası açma hakları olmamaktadır. Tekrarlanan sözleşmeler akdi belirsiz hale getirir.  

Belirsiz süreli iş sözleşmesine istinaden çalışanlar işe iade davası açma hakkına sahipler.

İşe iade davası açmak için en az altı ay o işyerinde çalışmış olma şartı var. 

Bu altı aylık süre sözleşmenin başladığı anda başlar, fesih işçiye ulaştığı anda biter.

Deneme süreleri de altı aylık süreye dahildir.

Manisa'da 13 Mayıs 2014'te Soma'da yaşanan ve 301 maden işçisinin ölümüyle sonuçlanan faciadan sonra artık yer altı işçilerinde ve sendika temsilcilerinde işe iade davalarında altı aylık süre aranmıyor.

İşe iade davası açma süresi fesihin işçiye ihbar edildiği tarihten itibaren 30 gündür.

Bu süre hak düşürücü bir süre olup 30 gün içinde açılmayan dava nedeniyle işçi dava açma hakkını kaybeder.

Mevsimlik işçiler açısından konu değerlendirildiğinde, eğer ki belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışıyorlarsa bu davadan yararlanabilirler. İş akitleri, mevsim sonunda değil, iş akdi askıda iken işveren tarafından yeniden çağırılmadıkları / işe başlatılmadıkları bir sonraki mevsim başında feshedilmiş sayılır ve işe iade davasında dava açma süresi de yeni mevsimde işe başlamadıkları günden itibaren başlar.

Dava açma şartlarından biri de otuz veya daha fazla işçi çalıştıran bir işyerinde çalışıyor olmak gerekiyor.

Bir işverenin aynı işkolunda birden fazla işyeri varsa, işyerinde çalışan işçi sayısının tespitinde bu yerlerdeki toplam işçi sayısı dikkate alınacaktır. Otuz işçi sayısının belirlenmesinde işverene iş sözleşmesi ile bağlı olan işçilerin tamamının dikkate alınmalıdır.

İşletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri bu davadan yararlanamaz.

Arabulucu Avukat Aylin Akbay Rende

'Çakma' marka üretenlere hapis cezası geliyor

89 maddeden oluşan Sınai Mülkiyet Tasarısı Meclis’e sunuldu. Genel ahlaka aykırı tasarımların doğrudan reddedilmesini düzenleyen tasarıya göre, markalı ürünlerin ‘çakmalarını’ satan, ihraç eden veya ticari amaçla elde bulunduranlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası geliyor. 
Genel ahlaka aykırı tasarımların doğrudan reddedilmesini düzenleyen tasarıya göre insan klonlama, insan genetik kimliğini değiştirme, insan embriyosunun ticari kullanımı ile hayvanlara acı çektiren genetik işlemlerde patent başvuruları reddedilecek.

Tasarıyla marka, coğrafi işaret, tasarım, patent, faydalı model ile geleneksel ürün adları; Avrupa Birliği (AB) normları, Paris Sözleşmesi ve Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşmasına uygun şekilde korunacak. Düzenlemeye göre, genetik bilgi içeren ve kendi kendine üreyebilen ya da bir biyolojik sistemde üretilebilen maddeler biyolojik materyal sayılacak.

AB’YE UYUM

Her türlü tasarım koruma kapsamına alınırken, kamu düzeni veya genel ahlaka aykırı tasarımlar herhangi bir itiraz veya şikayet aranmaksızın doğrudan reddedilecek. Özgün tasarımlar tescil yoluyla koruma altına alınacak. Yeni olmadığı anlaşılan tasarım başvuruları da doğrudan reddedilecek. Yayımlanmış tasarım tescillerine ilişkin 6 aylık ilan süresi 3 aya indiriliyor. AB mevzuatıyla uyumlu olarak birleşik ürünün görünmeyen parçaları tasarım korumasının dışına çıkarılıyor.

PATENTE YENİ SİSTEM

Patent verilme süreçlerinin basitleştirilmesi ve kısaltılması ile patent tescil süresi 17 ila 42 aydan 7 ila 27 aya inecek. Daha nitelikli bir sisteme geçmek amacıyla incelemesiz patent sistemi kaldırılıyor. Faydalı model için araştırma raporu zorunlu olacak. Özellikle ilk kez patent başvurusu yapan şahıs ve KOBİ’lerin hak kayıplarının önüne geçilmesi amaçlanıyor. Teknolojinin her alanındaki buluşlara yeni olması, buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması şartıyla patent verilecek. Patent sayılmayacak konular; keşifler, bilimsel teoriler ve matematiksel yöntemler, zihni faaliyetler, iş faaliyetleri veya oyunlara ilişkin plan, kural ve yöntemler, bilgisayar programları, estetik niteliği bulunan mahsuller, edebiyat ve sanat eserleri ile bilim eserleri, bilginin sunumu, bitki çeşitleri veya hayvan ırkları ile bitki veya hayvan üretimine yönelik biyolojik işlemler, teşhis yöntemleri ile cerrahi yöntemler sayıldı.

TÜRETİLEN HAYVANA RET

“Oluşumunun ve gelişiminin çeşitli aşamalarında insan bedeni ve bir gen dizisi veya kısmi gen dizisi de dahil olmak üzere insan bedeninin öğelerinden birinin sadece keşfi. İnsan klonlama işlemleri, insan eşey hattının genetik kimliğini değiştirme işlemleri, insan embriyosunun smai ya da ticari amaçlarla kullanılması, insan ya da hayvanlara önemli bir tıbbi fayda sağlamaksızın hayvanlara acı çektirebilecek genetik kimlik değiştirme işlemleri ve bu işlemler sonucu elde edilen hayvanlar” alanlarında patent verilmeyecek.

İLK BAŞVURANIN HAKKI

Patent sahibi, buluşun yeri, teknoloji alanı ve ürünlerin ithal veya yerli üretim olup olmadığı konusunda ayrım yapılmaksızın patent hakkından yararlanacak. 

Aynı buluş, birbirinden bağımsız olarak birden çok kişi tarafından gerçekleştirilmişse patent isteme hakkı ilk başvuru yapana ait olacak. Patent almak için ilk başvuran kişi, aksi ispat edilinceye kadar patent isteme hakkına sahip olacak.

GİZLİ BULUŞ

Patent enstitüsü buluşun milli güvenlik açısından önem taşıdığı kanısına varırsa konuyu Milli Savunma Bakanlığına iletecek. Milli Savunma Bakanlığının gizlilik kararı vermesi durumunda patent sahibi, buluşu yetkili olmayan kişilere açıklayamayacak. Buluşun kullanımına Milli Savunma Bakanlığınca izin verilecek. Bu durumdaki mucit, başvurusunun gizli tutulduğu süre için devletten tazminat isteyebilecek.

DİNİ SEMBOL YASAĞI

Dini değerleri veya sembolleri içeren işaretler ile kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler tescil edilmeyecek.

CEZALAR AĞIRLAŞIYOR

Markalı ürünleri “çakma” olarak adlandırılan yöntemle satan, ithal eden, ihraç eden veya ticari amaçla elde bulunduranlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 20 bin güne kadar adli para cezası getiriliyor. Marka koruması olduğunu belirten işareti mal veya ambalaj üzerinden yetkisi olmadan kaldıran kişiye de 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 5 güne kadar adli para cezası verilecek. Yetkisi olmadığı halde başkasına ait marka hakkını devreden veya bununla ilgili tasarrufta bulunanlar 1 yıldan 4 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası alacaklar. Bu suçlardan cezaya hükmedebilmek için markanın Türkiye’de tescilli olması şartı aranacak. Çakma malı satan kişi, nereden temin ettiğini bildirmesi ve üretenleri ele vermesi halinde ceza almayacak.

HAK SAHİBİNE TAZMİNAT HAKKI

Sınai Mülkiyet Hakkı’nahttp://www.hukukihaber.net/haberleri/s%C4%B1nai%C2%A0m%C3%BClkiyet+hakk%C4%B1 tecavüz edenler hak sahibinin zararını tazmin etmekle yükümlü olacaklar. Hakka konu ürün veya hizmetlerin, tecavüz edence kötü şekilde kullanılması, üretilmesi uygun veya olmayan tarzda piyasaya sürülmesi sonucunda sınai mülkiyet hakkının itibarı zarara uğrarsa, ayrıca tazminat ödenecek. Fikri mülkiyet haklarına ilişkin eğitim, danışmanlık ve araştırma faaliyetlerini yürütmek amacıyla Fikri Mülkiyet Haklan Eğitim Merkezi kurulacak.
Av. Zeynep ŞAHİN

 



Anahtar Kelimeler: SOSYAL HUKUK

    Yorumlar

banner131
banner119
Hava Durumu
Tümü Anket
İSK. BEL.BAŞ. SEYFİ DİNGİL'İ BAŞARILI BULUYURMUSUNUZ?

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
E-Gazete
Karikatür
  • gazeteci olur belki
Sen de Yaz
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri
Siz de yazmak istemez misiniz?
Ziyaretçi Defteri
Arşiv

banner99