Bankacılık sektöründe sancılı bir dönem yaşandığı ifade ediliyor. Piyasalar kötü gerçekten. Vatandaşlar, tacirler ve en çok küçük esnaf kan ağlıyor. Ama bankalar hepsinden çok ağlıyor. Hem de araştırmalara göre hiç ağlamamaları gerekirken.
En sonda söyleyeceğimizi şimdi vurgulayalım. Bankalar ne kadar zırlıyor olsa da büyük karlar elde etmeye ve böylelikle ‘yasal tefeciliğe’ devam ediyorlar. Hem de küresel krize rağmen. Bu alandaki son araştırmalara bakmakta fayda var.
Yılsonu itibariyle ülkedeki şube sayısı 11 bin 189. Bankalarda çalışan sayısı ise 200 bini aştı.Türkiye Bankalar Birliği (TBB) tarafından açıklanan “Bankacılık Sektöründe Şube ve Personel Sayılarına İlişkin Bilgi Notu”na göre, şube ve personel sayısının artış hızı 2013 yılından itibaren belirgin şekilde yavaşladı. Personel sayısı, 2010-2012 döneminde yüzde 4.3 artış gösterirken 2013-2015 döneminde ise personel artış hızı neredeyse üçte bir oranında düşerek yüzde 1.8’e geriledi.
Diğer bir ifadeyle bankaların karları artıyor buna karşılık maliyetleri düşüyor. Dijital bankacılık hizmetleri ile insansız bankacılık sisteminin adım adım yayılmasını hedefliyorlar. Yani bankalar sadece halkın parasını almayı ama halka mümkün olduğunca az faydalı olmayı hedefliyorlar. Nitekim 2005-2015 döneminde şube başına düşen personel sayısı da aşağı yönlü bir seyir izledi. Sektörde 2005’te şube başına 21.2 olan personel sayısı, geçen yıl sonu itibarıyla 17.96’ya indi. Şube başına düşen personel sayısı son dört yıldır yüzde 18 civarında geriledi. Buna karşılık bankalar aynı dönemde karlarına kar ekleyerek AB ülkelerindeki bankalardan 3 katı fazla para kazandılar.
Bir banka şubesi 2014’te ortalama 6 bin 925 kişiye hizmet sunarken, 2015’te bu rakam yüzde 1.3’lük artış ile 7 bin 12’ye yükseldi. TBB bilgi notunda, 2014 itibarıyla AB’de bir şubenin hizmet ettiği kişi sayısı ise 2 bin 620. Daha açık bir ifadeyle Türkiyede bir banka çalışanı Avrupa’daki banka çalışanlarından üç katından fazla kişiye hizmet ediyor, ama üçte biri kadar maaş alıyor. Türkiye’de banka çalışanlarının kölelik koşullarında çalıştıkları ve buna rağmen patronlarını memnun edemediklerini gösteriyor.
Türkiye’de çalışanlar haftada ortalama 53 saat çalışıyorlar. Bu ortalama ile Türkiye OECD ülkeleri arasında birinci sırada. Ülkemizde haftada 50 saat üstü çalışma oranı yüzde 45. Bu veriler ışığında bakıldığında dünyada en çok sömürülen emekçiler Türkiye’de. Banka çalışanları ise sömürülen işçiler arasında ön sıralarda yer alıyor.
Çalışma hayatını düzenleyen yasaların emek sömürüsünü engelleyemediği görülüyor. İşsizlik oranlarının yüksek seyrediyor olması insanlarımızın kölelik koşullarında çalışmaya razı ettiği ve bu durumun bir devlet politikası olduğu aşikar. Ekonomik krizin faturası her zaman yoksul halka çıkartılıyor. Patronların tuzu kuru. Nedense en çok patronlar ağlıyor görülüyor. Bankacılık sektörü tipik bir örnek. Bankalar halk yıldan yıla fakirleşirken onlar karlarını katlamaya devam ediyorlar. Çoğu haksız olan astronomik karlarında hafif bir duraksama olduğunda çalışanları işten atma tehdidiyle hedeflere boğuyorlar. İşçi çıkartıp kalanlara daha fazla yükleniyorlar. İskenderun’da olduğu gibi daha az işçiyle aynı hizmeti vermek için bazen şube bile kapatıyorlar. Çalışanların güvencesi olacak devlet sadece bu manzarayı seyrediyor ve banka patronlarıyla kucak kucağa kölelik düzeninin keyfini sürüyorlar.
Av:Bülent AKBAY
İYİ OLMAYACAĞIZ!
Sizlere Türkiye’ nin Adalet Teşkilatı’ nda yaşanan iyi ya da kötü gelişmelerden haber verebilirdim. Bu gelişmeler hakkında kanaatlerimi belirtip ülkemiz adalet sistemini tenkit de edebilirdim. Ama olmayacak. Yapamayacağım. İyi olmayacağım.
Pazar günü Ankara’ da yaşadığımız olayın acısını hangi ifadeler açıklayabilir ki?
İlk olmadığından eminiz ama son olmasından da emin olmak istiyoruz artık. Vatandaş olarak, aynı ülkede yaşama azmi gösteren bireyler olarak, buna hakkımız var. Orada vasıta beklerken, bir arkadaşını beklerken veya öylesine beklerken canından olan insanların aklından ne geçiyordu? Aynı gün sınavdan çıkıp evine gitmeye çalışan öğrenci aslında neyi düşünüyordu? Başına geleceklerden haberdar olabilir miydi? İnanın bu sefer telefon açamadım Ankaralı dostlarıma. “İyi misin?” diye soramadım.
Dostlarım,
Hepimizin bu vahim olayın ardından; orada o gün, o saat, o dakika olma ihtimali bulunan tanıdıklarınızı aklınızdan geçirdiğinizi biliyorum. Ankara da yaşamak beraberinde trajedilere gebe olmamalı. Tıpkı Diyarbakır, Hakkari, Şırnak gibi bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıdır. Canıdır. Oraya, Cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu yana başkent deniyorsa sadece tarihi ve kültürel mirasına hürmeten denmediğini unutmamalıyız. Orası Ankara’ dır. Orası Kızılay’ dır. Bu ülkenin kalbidir. Artık neye ve kime güvenebileceğimize şaşırmış durumdayım.
Olaydan saatler sonra üç bakan çıkıyor ekrana. Bir şey diyecekler zannediyorum. Önceki olaylarda güleni, “zafiyet yok” diyeni olmuştu ya. En azından bu konuda halkın yüreğine su serpecek bilgiyi ileteceklerdir diye zannediyorum.
Aralarında ülkemin adalet işleriyle meşgul olan şahıs sus pus. Sağlıktan sorumlu olan ise bir iki cümleyle geçiştiriyor meseleyi. Ülkenin güvenliğinin teslim edildiği, acıdan en büyük sorumluluğu kalbinde hissetmesi gereken zat ise anlatıyor da anlatıyor. Gazetecinin başka araç var mı sorusuna “Bundan sonra vatandaşlarımız bilsinler ki her türlü ihtimali değerlendiren, dikkate alan tedbirleri gözden geçiriyoruz, alıyoruz ve uygulamaya koyuyoruz.” cevabı veriyor. Uykusu gelmiş belli ki “Yarın olay daha çok netliğe kavuşur” diyor. Basın açıklaması sonrası soru sorabilecek olan var mı? “Efendim istifa etmeyi düşünüyor musunuz?” diyebilecek bir kalemi keskin gazeteci kaldı mı? Maalesef kalmadı.
İstifa etmek bizim ülkemizde bir “lüks” olarak kabul ediliyor artık. Gerçekten idari sorumluluk, siyasi sorumluluk çoktan unutulmuş ülkemizde. “Sınırsız sorumsuzluk” bizim yönetim sistemimizin olmazsa olmazı olmuş durumda.
Oyuncu Erdal Beşikçioğlu’ nun sözleri içinde halk olarak bulunduğumuz ruh halini açıklıyor aslında. “Eviniz 1 yılda 3 kez soyulsa ve bekçiniz “abi valla güvenlik zafiyeti yok” dese ağzını yüzünü kırarsınız adamın. Biz önümüze bakıyoruz.”
Yazık, yitip gidenlere yazık. Yazık, ülkeme yazık. Vatandaşına insan ekseninden bakmayan ve hala dini, dili, mezhebi üzerinden oy toplayan siyasetçilere yazık. Türk ve Kürt kardeştir söyleminden medet uman, meselenin insan olduğunu unutan faşist söylemler yerin dibine batsın! Ne diyeyim.
Av. Ömer Gökhan ÇELİK
Emekli Memurlara Müjdeli Haber
Memurlara ikramiye ödenmesinde yakın zamana kadar kısıtlayıcı bir düzenleme vardı. Buna göre 30 fiili hizmet yılından fazla olan sürelerin emekli ikramiyesinin hesabında dikkate alınmıyordu. Yani sadece 30 yıla kadar olan kısım için ikramiye ödemesi yapılıyordu. İkramiye ödemesinde kısıtlamaya gidilmesi eşitlik ilkesi ve hukuk devleti ilkesine aykırı bir durumdu. Bu sebeple Anayasa mahkemesine başvuru yapılmıştı. Geçtiğimiz günlerde bu başvuru Anayasa Mahkemesinde karara bağlandı.
Anayasa Mahkemesi kısıtlama içeren bu düzenlemeyi iptal etti. Böylelikle memurun, 30 yıldan fazla olan çalışmaları için de emekli ikramiyesi ödenmesinin önü açıldı. Bu karar 07.01.2015 tarihli ve 29229 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak, aynı tarihte yürürlüğe girdi.
Bu karar doğrultusunda, Anayasa Mahkemesi`nin ilgili kararından sonra emekli olan memurların 30 yıldan fazla olan çalışmaları karşılığı da hesaplanmakta ve SGK tarafından ödenmektedir.
Ancak Anayasa Mahkemesi`nin kararından önce emekli olan memurlara 30 yılın üzerindeki hizmetleri karşılığı olarak emekli ikramiyesi emsal uygulanarak ödenmeyecek. Çünkü Anayasa'nın 153. maddesinde yer alan, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümeyeceği kuralı var. Bu sebeple daha önce emekli olmuş ve 30 yıldan fazla hizmeti bulunan emekliler idari dava açarak haklarına kavuşması mümkün olabilecek.
Bu durumda önceki tarihlerde emekli olmuş olup da, emekli ikramiyesi eksik ödenmiş olan bir kişi konuya ilişkin dava açmak istemesi halinde dava sonunda emekli ikramiyesi, emekli olduğu tarihteki katsayılar üzerinden hesaplanacağı için bu konuda dava açıp açmama konusunda iyi değerlendirme yapmalıdır. Aksi takdirde açtığı dava için yaptığı masrafa değmeyecek tutarda ödeme ile karşı karşıya kalabilir.
Arabulucu Av.Aylin Akbay Rende
MOBBİNG DAVALARI DİREKT AMİR ALEYHİNE AÇILABİLİR
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2014/4-110 Esas, 2015/2600 Karar sayılı kararında mobbing davalarının doğrudan amir durumundaki memurlar aleyhine adli yargıda açılabileceğine karar verdi.
YARGITAY mobbing davalarıyla ilgili önemli bir karar verdi. Bir Üniversitede yaşanan olayda, bölüm başkanının dekan aleyhinde adli yargıda açtığı manevi tazminat davasının yerinde olduğuna karar verdi. Kararda, mobbing olarak adlandırılan aşağıdaki eylemlerin hizmetten kaynaklanan bir kusur olmadığı, kişisel kusur içerdiğine vurgu yapılmıştır.
İşte kişisel kusur kapsamında görülen eylemler
"onunla görüşmeyin, uzak durun... vs '' şeklinde uyarıları, üniversitede oluşturulan komisyonlarda görev verilmemesi, gerçekleştirilen etkinliklere davet edilmeyerek dışlama ve tecrit etme politikası izlenmesi, davacının mesai saatlerine gereken özeni göstermesine rağmen mesaiye riayet etmediğinden bahisle hakkında soruşturma başlatılması, davacının sarfetmediği birtakım sözlerin davalı tarafından rektörlük makamına davacı tarafından söylemiş gibi yanlış bir şekilde ya da çarpıtılarak yansıtılması ve davacıya sıklıkla resmi yazılarla gereksiz uyarılar yapılması.
Yargıtay hukuk genel kurulu gerekçeli kararında şunlara yer vermiştir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 129/5. maddesinde;"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir." düzenlemesi yer almaktadır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun "Kişilerin uğradıkları zararlar" başlıklı 13. maddesinin 06.06.1990 tarih 3657 sayılı Kanun'un 1 maddesi ile değişik birinci fıkrasında ise; "Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır." kuralı getirilmiştir.
Bu bağlamda; anılan maddeler ile yasa koyucunun, memur ve kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, işledikleri fiillerden dolayı haklı haksız yargı önüne çıkarılmalarını önlemek ve kamu hizmetinin sürekli, eksiksiz görülmesini sağlamak, mağdur için de daha güvenilir bir tazminat sorumlusu tespit etmek amacını güttüğü söylenebilir.
‘’Ne var ki, personelin kişisel eylem ve davranışlarının idari eylem ve işlem sayılmadığını da burada hemen belirtmek gerekir. Gerçektende Anayasa'nın 125/son fıkrası uyarınca "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." Anayasa'nın 137. maddesinde ise "...konusu suç olan emri yerine getiren kimsenin sorumluluktan kurtulamayacağı" belirtilmektedir. Görüldüğü üzere Anayasa'da kamu personelinin kanuna aykırı eylem ve işlemlerinden şahsen sorumlu tutulacağı ilkesinin de kabul edildiği çok açıktır.’’ Demektedir.
Sonuç olarak; Anayasa'nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Kanun'un 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmamaktadır.
Av. Zeynep Şahin
Ne İstiyorum Biliyor musun Adam?
Sabah telefona gelen mesaj sesleriyle uyandım. Güzel ülkemin duyarlı insanları bir heyecanla facebook, twitter whatsapp ve bilumum sosyal mecrada kadınlar günü kutlamasındalar. Yurdumun adamı her bir şeyi öğrendi de bugünün kutlamadan çok bir anma olduğundan algılayamadı hala. Huşu veren bir telaş içindeler.
Güzel kelamlar almış başını gidiyor. Biz kadınların çok özel, çok güzel varlık olduğumuzla ilgili. Compliman bile değil, daha çok laf salatası kıvamında. Yapılması ve yapılmaması gerekenlerle ilgili fikirler, akıl yürütmeler falan filan. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların cehennemi… Başım dönüyor, daha çok öfkeden. 8 Mart’ı da işgal etmiş adamlar.
Oysa dün kadındık. Bugün ve yarın da. Süslü laflara kanmazsak onların zihninde hala “kadın kadındır işte”. Şimdi oyun bozan olmak istemem ama Allah aşkına nedir bu göstermelik ‘kadınlar çiçektir’ler falan ya.
Yapmayın Allah aşkına! Yoksa siz Canselleri ‘kadınlar çiçek’ olduğu için mi gömüyorsunuz toprağa!. Kadınlar özel olduklarından dolayı mı; evire çevire dövüyorsunuz. Dayaktan kaçanı ‘yuvanı terk etme kızım’larla telkin ediyorsunuz…O kadar özel görüyorsunuz ki kadınları, hayatlarının her alanında tacize, hakarete, tecavüze, horlanmaya maruz bırakıyorsunuz. O kadar özel ki kadınlar nefes almaya bile yer bırakmıyorsunuz…
Şu neredeyse tüm sosyal medya sitelerinde kopan kıyamete, “şöyle özelsiniz böyle güzelsiniz” lere katlanamıyorum artık. Alın sanal çiçeklerinizi, böceklerinizi . Alın bir günlük oturduğunuz yerden yaptığınız iyi dileklerinizi . İyi niyetle ördüğünüz duvarlarla hayatlarımızı cehenneme çevirdiniz. Alın hepsini ve sadece insan olun!...Alın hepsini ve sadece özgürlüğüme dokunmayın. İstediğimi giyerek istediğim saatte istediğim kişiyle istediğim yerde istediğim şeyi yapabilme özgürlüğüme sadece saygı istiyorum ben! Hesapsız, kısıntısız, bahşedilmeyen zaten benim olan mutlak özgürlüğüme dokunmayın artık. Çiçeğiniz, böceğiniz, tatlı sözleriniz sizin olsun!
Bugün kadınlar günüymüş ! Sen sosyal medyada ‘Ayyy annem, eşim ne kadar düşünceli ve kibar diye takılırken bir başka evde (muhtemelen senin evinde de) bir kadın ölesiye dövülüyor, başka birinde belki gerçekten öldürülüyor… Sen kibarlığını yaparken adam, bir kadın kayınbabasının tecavüzüne uğruyor! Her çatı altında kadınlar her türlü eziyetlere maruz kalıyorken sen o numaradan ilgini de al ve sus bugün! Bari bu konularda ahkam kesmeyi bırakmalısın, çünkü sen ordan şekerlik yaparken, polis 8 Mart’ta sokağa çıkan kadınları gaza boğup yerlerde sürüklüyor. Susmalısın çünkü bir kadın iş yerinde patronunun iğrenç isteklerine boyun eğerken kılın bile kıpırdamıyor.
Ne istiyorum biliyor musun Adam , Herhangi bir yerde karısını döven birini gördüğünde karşı çık, o mağdur kadınla birlikte diren zorbalığa… Bir arkadaşın iş yerine aldığı yeni kadın elemanından bahsederken ,saygısız cümlelerine katlanma, arkadaşına gülüp geçme, yaptığının ‘nasıl iğrenç bir davranış olduğunu’ söyleyebilecek kadar erdemli olmanı istiyorum. Otobüste bir kadın senin bir hemcinsin tarafından taciz edilirken bakışlarını camdan dışarıya çevirme, tam gözünün içine bak tacizcinin ve müdahale et istiyorum. Tecavüzcüden benim kadar nefret et istiyorum mesela! Ne istiyorum biliyor musun adam , benim özgürlüğümü kırparak bana bahşedene benim gibi karşı çık istiyorum, kendini üstün zannetmekten vazgeçmeni, arkamda değil yanımda durmanı istiyorum.
8 Mart’ı bana bırak, kirletme…Boşver bunları adam…Kadına duyduğun saygıyı (duyuyorsan sahiden tabi) yüreğinle ve davranışlarınla göster artık.. İşte o zaman inanacağım sana . Her türlü şiddete ,saygısızlığa, haksızlığa benim gibi katlanamadığında, duyduğunda bir tecavüz haberini günün berbat olduğunda inanacağım sana. ‘O saatte orda ne yapıyormuş ’, ‘ tecavüze uğradığında eteğinin boyu ne kadarmış’ soruları aklına bile gelmeden, tecavüzcüden nefretle bahsettiğinde inanacağım sana! Bir Yargıtay daire başkanının ‘ Türk erkeği dövüyor kardeşim’ sözleri titremene sebep olduğunda ve tecavüz sanığına yapılan ‘saygın tutum’ ,’ iyi hal’ indirimleri öfke nöbetleri geçirmene sebep olduğunda inanacağım sana.
Ne istiyorum biliyor musun adam, bir sabah uyanıp televizyonu açayım da kadına şiddetin hiçbir şekliyle karşılaşmayayım...Meğer hiç olmazmış ülkemizde öyle şeyler meğer hiç olmamış…Meğer Münevverle başlayan’ karabulut’lar yalanmış hepsi bir kabus… ne o ne de içimi ezen diğerleri yaşanmamış zaten bizim ülkemizde hiç olmazmış olsun…
Bir zaman okuduğum bir yazı dolanıyor kafamın içinde ‘ Erkeğin insan olduğu yerde hergün kadınlar günüdür’… Ne doğru ne dosdoğru bir ifade! İşte bu yüzden bırak artık bana şiirler yazmayı yalandan kadınlar günü kutlamalarını , bırak beni kendinden korumak için bana yasaklar, duvarlar yapmayı, bırak ben anneymişim, kız evlatmışım, kız kardeşmişim falanı filanı da sen kendine bak adam! Al 8 Mart senin olsun istersen …Daha gençliğinin ilk deminde Özgecanlar, Canseller toprak altında yatıyorken 8 Martı ne yapayım ben!
Al senin olsun al da yeter ki ‘’insan’’ olmayı öğren!
Stj.Av. Feyza Gezmen
ŞAHSEN TANIŞTINIZ.. ŞİMDİ İSMEN DE TANIŞIN
Günümüzde ‘ Mobbing ’, çalışma hayatında birçok sektörde karşılaşılan büyük mesleki sorunların başında gelmetedir. Neredeyse her çalışanın şahsen tanıştığı ama bir süredir ismen de tanışmaya başladığı bir uygulamadır mobbing. Sosyal yaşantımızın bir parçası olan iş hayatımızda bir çoğumuz veya yakınlarımız ‘mobbing’e maruz kalmaktadırlar. Mobbing kelime anlamı olarak; içinde bulunduğu mevcut gücün ya da pozisyonun kötüye kullanılarak; sistematik olarak psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, aşağılama, tehdit vb. şekillerde kendini gösteren duygusal bir saldırıdır. Mobbing, işyerinde duygusal taciz ya da bireyi iş yerinden ihraç etmek amacıyla uygulanan psikolojik baskılar olarak da tanımlanabilir.
Mobbing de işverenin veya çalışma ortamındaki üst tarafından ima ve alay ile çalışan bireyin toplumsal itibarını düşürmeyi amaçlayan, iş yerindeki imajını zedelemeye amaçlı ve bireyin yaptığı işteki yeterliliğini küçültücü davranışlar vardır. Bireyin mesleki becerisine yönelik olarak yapılan bu tür hareketler kurbanın mesleki kişiliğini tartışmalı hale getirerek çevresinde bir güvensizlik halkası oluşmasına neden olur. Mobbing yapan kişilerin algılamasına göre, hedef seçtiği bireyin yaptığı iş değersizdir ve bu nedenle işi yapanın kendisi de değersiz hale getirilmelidir. Yani çalışana mesleki bir şiddet uygulanarak bireyin içinden çıkılması güç bir duruma gelmesini sağlayarak, karanlık bir kuyuya doğru ilerlemesine neden olunur.
Mobbing de diğer bir deyim ile mesleki şiddet sürecinde sıkça yapılanlardan birisi de, mağduru karalamaktır. Mağdurun performansı, yeteneği ve becerisi yüksek olmasına rağmen, yetersizmiş gibi gösterilerek daha önce şikâyet konusu olmayan bazı hataların , sorun olarak görülmesini sağlayarak bireyi aşağılar. Bu duruma psikolojik taciz diye bakabilmek için davranışların sürekliliğinin olması da gerekmektedir. Yani ayda birkaç kez tekrarlanması, birbiri ardına birtakım evrelerden geçmiş olması ve bu tekrarın uzun süre devam etmesi ve davranış tarzlarının kişiye kötü muamele şeklinde olması gerekmektedir. Mobbing gerçekleştirerek tacizde bulunan ve mobbinge uğrayan mağdur birey arasında açık bir güç eşitsizliği bulunmaktadır. Duygusal kişilik yapısına sahip, hassas kişiler, mobbing yapan kişilerin işini daha da kolaylaştırarak onların hedeflerine ulaşmalarını sağlarlar.
Onulmaz Yaralar
Mobbing bireyin iş hayatındaki başarısını ve benlik duygusunu zedeler, bireyin kendine olan güvenini azaltır , şüpheci ve yaptığı işe güvenmeyen bir kişilik oluşturarak kafa karışıklığına neden olur, kurban kendine ve işine olan bağlılığını yitirir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.
Çalışanlar bu çok yönlü saldırı karşısında çaresiz mi?
Her ne kadar çalışanlar mobbing karşısında elinin kolulunun bağlı olduğunu, ve ıspatı konusunda kendini yetersiz ve çaresiz hissetse de kesinlikle çaresiz değil. Çalışanların bu çok yönlü ve insanda onulmaz yaralar açabilen saldırı karşısında yetersiz olmakla birlikte yasalardan kaynaklanan hakları bulunmaktadır. Hak arayışının yargıya taşınması ve mobbing uygulamaları karşısında susmamayı tercih etmek büyük öneme sahip. Sendikal eğitim programlarında mutlaka yer alması gereken mobbing uygulamaları, emek örgütlerinin ve sivil toplum örgütlerinin konuya hassasiyet göstermesiyle geriletmek mümkün. Kısaca yasalarda yer alan hükümlere gözatalım.
Mobbing’e Karşı Yalnız Değilsiniz
Anayasamızın 10.maddesinde , “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesine yer verilmiş ve devletin bu eşitliği sağlamak üzere gerekli tedbirleri alacağına vurgu yapılmıştır. 12.madde de “Herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilemez, vazgeçilmez*temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu” belirtilmiştir ve 17.madde de “herkesin yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, Kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı ve kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamayacağı.” vurgulanmaktadır. Yine Anayasamızın 24.25.48.49.ve 50. Maddelerinde de bu konuya değinilerek kişilik haklarına aykırı davranışlarda bulunulamayacağı bildirilerek anayasamızın ilgili kanunları ile kişilik hakları koruma altına alınmıştır.
4857 sayılı iş Kanununun 77 nci maddesinin birinci fıkrası hükmü uyarınca, işverenler, işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması için gerekli olan her türlü tedbiri almak ve bu tedbirlere ilişkin araç ve gereçleri eksiksiz olarak bulundurmak zorundadırlar. Söz konusu maddenin ikinci fıkrasına göre ise, işyerinde alınan işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek; işçileri, mesleki riskler, bu risklere karşı alınacak önlemler ve haiz oldukları hak ve sorumluluklar konusunda bilgilendirmek ve işçilere işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi vermek de işverenlerin bu kapsamdaki sorumlulukları arasındadır.
İşverenin işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlama yükümlülüğü, psikolojik tacizi önleme yükümlülüğünü de içermektedir. İşverenin gözetim borcu gereği, işçilerin fiziksel olduğu kadar psikolojik sağlığını koruma yükümlülüğünün de bulunduğu konusunda hiçbir duraksamaya düşülmemelidir. 4857 sayılı İş Kanununun 5 inci maddesinde, işverenin işçilere karşı eşit davranma yükümlülüğü oldukça geniş bir biçimde düzenlenmiştir.
Mevzuatımıza ilk kez Türk Borçlar Kanunu ile giren psikolojik taciz ifadesi “İşçinin kişiliğinin korunması” başlığı altında düzenlenmiştir. Bu hükümle işçinin işyerindeki psikolojik tacizlere karşı hukukî güvence altına alınması konusunda önemli bir adım atılmıştır. İşverenin bu maddeye aykırı davranışları sonucu ortaya çıkan zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tâbi tutulmuştur.
Kaynağını İnsan Hakları Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Avrupa Birliği tüzük ve yönergeleriyle Anayasanın 10 uncu maddesinden alan eşit davranma ilkesi başlıklı 5 inci maddeye göre; “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayırım yapılamaz.” İş sözleşmesinde işçinin yapacağı işin konusu belirlenmişse, kural olarak işveren yönetim hakkına dayanarak işçinin yapacağı işi değiştiremez. İş Kanununun 22 nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereği iş sözleşmesi tarafları ancak aralarında anlaşmak suretiyle çalışma koşullarını değiştirebilirler. Ayrıca işveren, işçinin hâlihazırda yaptığı işten daha ağır bir işte çalıştırılması gibi, iş görme borcunda esaslı bir değişiklik yapamayacaktır.
Aynı şekilde ; Türk Medenî Kanunu’nda açıkça düzenlenmemekle birlikte; madde 2'de “Dürüst Davranma” başlığı altında düzenlendiğini görmekteyiz . Yine 23 ve 24 , 25. maddelerde kişilik haklarına saldırılardan koruyan ve düzenleyen davalar başlığı altında ele alınmıştır.
Son olarak Türk Ceza Kanununda “kişi hak ve özgürlüklerinin korunması” kapsamında,96 ve 105,106,107,125,132,133,135. maddeler bu anlamda kişinin haklarını korumaktadır.
Türkiye’de mobbing ile ilk dava 2010 yılında sonuçlanmıştır. Bu dava dikkate alınarak mobbing’e maruz kaldığını düşünen bireylerin manevi tazminat, tacizin durdurulması, iş akdinin haklı nedenle feshi ve soruşturma açılmasını isteme/delil toplama gibi konularda davalar açabileceklerini söyleyebiliriz.
Bunun yanında kamuda psikolojik taciz yapanlarla ilgili açılacak tazminat davaları; Borçlar Kanununda sebepsiz zenginleşme hükümleri dışında tutulmalı, hâkim tarafından hükmedilecek tazminat tutarı doğrudan zorbalık yapan kişiye ve önlemekte yetkisi olduğu halde önlemeyenlere ayrı ayrı rucü edilebilmelidir.
Mobbing Faili Tedaviye Zorlanmalıdır
Ayrıca, işyerlerinde mobbing’e maruz kalan bireyden ziyade, mobbing yapan kişinin psikolojik destek alması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü mobbing uygulayan kişinin karakterri sakatlanmıştır. İşkenceci gibi cezai sorumluluğunun yanında sosyal hayata zarar vermemesi için sosyalize edilmesini sağlayacak bir tedavi süreci yaşamalıdır. Bunun için mobbing yapan kişi tedavi gördüğüne ve iyleştiğine dair bir rapor getirmedikçe yaptığı işi yapmasına izin verilmemelidir. Diğer bir ifadeyle tedavisini yaptırmayan mobbing failleri yasalarla tedaviye zorlanmalıdır.
Sonuç olarak, mobbing kavramı birçok kurumun birlikte hareket ederek mümkün olduğunca azaltabilecekleri bir durumdur. Bu nedenle akademisyenler, hukukçular, sendikalar ve örgütler birlikte hareket ederek işletmelere zarar veren bir olgu olduğunu yetkili ve ilgili kurumlara bildirmeleri ve bu alanda hak arayışlarını çok yönlü sürdürmelidir.
Av: Yeliz Yaralı
.gif)
.gif)
Yorumlar