banner110

SOSYAL HUKUK

Günümüzde İnternetin hızlı bir şekilde yayılması ile beraber, sosyal ağ kullanımı hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

15 Şubat 2016 Pazartesi 17:07
banner77
SOSYAL HUKUK

SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN FAŞİST BASKILAR 

Günümüzde İnternetin hızlı bir şekilde yayılması ile beraber, sosyal ağ kullanımı hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Kişiler Sosyal Ağlar sayesinde paylaşmak istediği fikirlerini zaman ya da ortama bağlı kalmaksızın paylaşabilmekte; sosyal çevreleri ile iletişim halinde kalabilmektedirler. Sosyal medya kullanımı konusunda lider olan Türkiye’deki internet kullanıcılarının, sosyal medya kullanım oranı yüzde 92'dir.

Bu kadar yoğun kullanım baskıcı ve otoriter bir rejim kurmak isteyen iktidarı tedirgin etmektedir. Bu sebeple sosyal medya hesapları kontrol altına alınmak üzere ülkemizce binlerce insana baskı uygulanmaya başlanmıştır. İnsanların siyasal eleştirileri, muhalif düşünceleri iktidarın hışmına uğramaya başlamıştır. Sosyal medya üzerinden kişisel hakları ihlal edilenler, dolandırılanlar, küfür ve tacize maruz bırakılanların hakları görmezden gelinirken, özellikle iktidara yakın ve “trol” tabir edilen sosyal hesaplara sınırsız bir özgürlük tanınırken, iktidarın icraatlarına ve özellikle saray sakinine yönelik en ufak eleştiriler polis baskınları, gözaltılar ve tutuklanmaya varan, ancak faşist rejimlerde görülen uygulamalarla karşılaşmaktadırlar.  Neredeyse her siyasi eleştiri “ Cumhurbaşkanına hakaret veya terör örgütü propagandası” olarak işlem görmektedir.

Sosyal medya hesapları adeta insanları iktidarın fişlediği bir tuzağa dönüştürülmüştür. Buna dair kanunun aradığı unsurların varlığı dahi sorgulanmadan, yasal deliller  bulmak zahmetine girişilmeden insanlar baskı altına alınmaktadır.  Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti rafa kaldırılmıştır. Fotokopi belgelerle insanlar kanaatle tutuklanır hale gelmiştir. Bu zorbalık en katı dikta rejimlerinde dahi uygulanamamaktadır. Ama kanunları hiçe sayan uygulamaların yaygınlaştığı günümüzde Türkiye bir polis devletine dönüşmüştür. İskenderun’da son bir ay içinde sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlardan dolayı bir muhtar 11 ay hapis cezası alırken, bir öğretmen ise tutuklanmıştır. Katiller, dolandırıcılar, düzenbazlar elini kolunu sallayarak sosyal medyada cirit atarken sadece siyasal duruşlarından dolayı insanlara ceza verilmesi ve tutuklanması hukuk devleti kavramıyla açıklanamaz.   

Bu kadar yoğun kullanılan sosyal medyada bir takım suçların oluşma ihtimali mutlaka vardır. Sosyal medyayı siyasi muhalifleri ekarte etmek ve özgürlükleri ortadan kaldırmak için bir bahaneye dönüştüren iktidara ve bu konuda karar verici yargı mensuplarına bu mecradaki asıl mücadele edilmesi gereken suçara dikkat çekmek ihtiyacı duyuyoruz.

Sanal alemde işlenen suçlar bilişim suçları olarak adlandırılır. Şöyle ki; bilişim suçları bilgisayar, cep telefonu gibi her türlü teknolojik aletin kullanılması ile işlenilebilen suçlardır. Suçların türleri günden güne değişiklik göstermekle birlikte Türk Ceza Kanununda bilişim suçları yan başlığı altında değerlendirilmelerinin yanı sıra, yine Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil edecek tüm diğer suçları da kapsayabilmektedir. Örneğin; hakaret, tehdit, başkalarının adına e-mail göndererek ticari ve özel hayatın zedelenmesi, kişisel ve kurumsal bilgisayarlara yetkisiz erişim ile bilgilerin çalınması, pornografik CD kopyalamak satmak, küfür, kredi kartı yolsuzlukları, sahte belge basımı, bilgilerin çalınması gibi suçlar Türk Ceza Kanununa göre cezalandırılır.

Normal şartlarda Facebook, Twitter veya İnstagram da sahte profil yaratmak ya da başkası adına e-posta hesabı oluşturmak Türk Ceza kanununda suç olarak yer almamaktadır. Ancak Türk Ceza Kanunu’nda bir kişi adına sosyal paylaşım sitelerinde  hesap açılması suç olarak tanımlanmamış olsa da , bu hesaplarda yapılan başkaca eylemler kanunun suç olarak saydığı fiiller içerisinde olabilir. Örnek vermek gerekirse; bir kişinin adına sahte hesap oluşturularak,  o kişi adına hileli işlemler yapılıp herhangi bir menfaat elde edilmiş ise  Türk Ceza Kanunu 157. Maddesi gereğince  dolandırıcılık suçundan yargılanır.

Sosyal ağlarda özel bilgilerin kimlerle paylaşıldığına, yapılan yorumların kimler tarafından görülebileceğine dikkat edilmelidir. Sosyal ağlar doğru yönetilmeli ve profilde belirli güvenlik ayarları uygulanmalıdır. Ayrıca güvenliği arttırmak için aynı şifreler kullanmamalı ve belirli aralıklarda şifreler değiştirilmelidir. Kaynağı bilinmeyen dosyalar, sosyal paylaşım sitesinden yüklenmemelidir. Siyasi iktidar bu mecrayı kötü niyetle kullandığı için bu uyarıları yapmak ihtiyacı hissettik.

Av:Bülent Akbay 

SÜRESİ İÇERİSİNDE BİLİRKİŞİ ÜCRETİNİN YATIRILMAMASI

Avukatların delil ikamelerini ilgilendiren bilirkişi ücretinin yatırılmasına yönelik Yargıtay 6. Hukuk Dairesi önemli bir karara imza attı. Bahsi geçen kararda mahkemece verilen kesin süre içerisinde bilirkişi avansının yatırılmamasının davanın reddine sebep olmayacağı vurgulandı.

Bahsi geçen karara göre avans gerektiren delillerde, süresi içerisinde avans yatırılmamasının Hukuk Muhakemeleri Kanunu 115/2 hükmü gereğince ileri sürülen ve avans gerektiren delilden vazgeçilmiş sayılacağı belirtildi. 


Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2014/5852 E. 2015/2020 K.  sayılı ilam şu şekildedir; 


“Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı kira bedelinin tespiti davasına dair karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, kira bedelinin tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece, davacıya bilirkişi ücreti olarak 300,00 TL'yi iki haftalık kesin süre içerisinde yatırması, yatırmaması halinde mevcut deliller ışığında karar verileceğinin ihtar edilmesine rağmen davacı tarafından masrafın süresinde yatırılmadığı belirtilerek, delil ikame giderinin yatırılmaması gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun'unun 114/g maddesinde gider avansı dava şartı olarak düzenlenmiştir. Gider avansı davacının dava dilekçesine göre hesaplanıp alınan avanstır. Ayrıca HMK. 324.maddesinde delil ikame avansı düzenlenmiştir. HMK.nun 324.maddesinin 2.fıkrasına göre, taraflardan biri avans yükümlülüğünü yerine getirmezse diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi halde talep olunan bu delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır. Delil ikame avansı dava şartı olmadığından yatırılmaması halinde HMK. nun 115/2.maddesi gereğince davanın reddine karar verilemez. Mahkemece avans yatırılmayan delil ileri sürülmemiş gibi davanın esası hakkında karar verilmelidir.

Somut olayda mahkemece gider avansının ikmal edilmesi hususunda davacıya kesin süre verilmiş ise de, talep edilen giderin bilirkişi ücret gideri olduğu mahkemenin 13.11.2013 tarihli ara kararından anlaşılmaktadır. Bu durumda Mahkemece depo edilmesi istenen avansın 6100 Sayılı HMK.nun 324.maddesi gereği delil ikame gideri olduğu anlaşılmaktadır. Davacı kurum tarafından 2 haftalık kesin süre geçtikten sonra 09.01.2014 tarihinde 300,00 TL bilirkişi ücretini yatırıldığı dosyada mevcut tahsilat makbuzundan anlaşılmaktadır. Davacı kurum vekili, ödenek sıkıntısı nedeniyle bilirkişi ücretinin süresinde yatırılamadığını belirtmiştir. Davacı son celseden önce bilirkişi ücreti yatırdığına göre davanın da uzamasına sebep olmadığı dikkate alınarak HMK 324 uyarınca işin esası incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 02/03/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Kesin süre içerisinde yatırılmayan ancak sonrasında telafi edilen gider avansı için mahkemelerin ödenek sıkıntısı gibi nedenleri araştırarak karar vermeleri hakkaniyete uygun olacağını düşünmekteyim. Unutulmamalıdır ki hukuki sorunlarda neden-sonuç ilişkisinin tahlili, egemen bir hukuk düzeninin olmazsa olmazları arasındadır. 

Av. Ömer Gökhan ÇELİK    

ÇALIŞANLARIN MAAŞ PROMOSYONLARI 


Bilindiği gibi son yıllarda ekonomik sıkıntılar insanları bazı çözümler üretmeye sevk ediyor. Bu çözümlerden biri hiç kuşku yok ki çalışanlarla bankaların arasındaki maaş promosyonları. Bankalar halen sayısız gelir kalemlerine sahipler. Bu gelir kalemlerinden bir tanesi de çalışanların  maaş ödemelerinden doğan nemalar.  Özel sektörde çalışanların maaşlarını yapan bankalar, çalışanların maaşlarından kaynaklanan gelirlerinden bir kısmını patronlara yapıyor. Patronlar da çalışanların maaşlarından doğan promosyonlara göz koyuyorlar. 

Bu konuda yargıda verilen kararların bazılarında mahkemeler çalışanlar lehine değerlendirmeler yapıyor. Ama sendikalar başta olmak üzere ülkemizdeki neredeyse tüm kurumlar çalışanları yalnız bıraktığından, bu alandaki emek soygunu bir türlü bitmiyor. Özel sektörde çalışanların maaşlarından doğan nemanın asıl sahibi çalışanların kendisi olduğu dikkate alınarak PROMOSYONLARIN DA ÇALIŞANLARA VERİLMESİ GEREKTİĞİ AÇIKTIR. Ama ne yazık ki uygulama böyle değil. 

Bu sebeple tartışmaya yer vermeyecek şekilde kanuni düzenleme yapılarak özel sektörde çalışanların maaşlarını istedikleri bankaya yatırılmasının sağlanması gerekiyor. Yani emeklilere tanınan bu hakkın özel sektör çalışanlarına da tanınması gerektiği inancındayız. Emeklilerin durumunu açarsak konu daha anlaşılır alacak. Şöyle ki; 

Geçtiğimiz günlerde Emeklilerin maaş ödemelerini yapmak isteyen kamu bankaları yaklaşık 10 milyon emeklinin durumunu yakından ilgilendiren bir uygulama başlattı.  Bankalar emekli maaşlarını kendi bankaları üzerinden yapan emeklilere promosyon tekliflerini 600 liraya kadar çıkardı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, yılda yaklaşık 125 milyar liralık maaş ödemesi yapılan emekliler için Ziraat Bankası'nın da aralarında bulunduğu bankalarla sıkı bir pazarlık yürütüyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, "Promosyon bizim vaadimiz. İki katına çıkarmayı amaçlıyoruz" dedi. 

Çalışma Bakanlığı, Türkiye Bankalar Birliği ile yapılan görüşmelerin ardından emekliler için bankalarla yeniden masaya oturdu. Emeklilere promosyon verilmesine ilişkin ilk protokol geçen yıl Denizbank'la imzalanmıştı.  Sosyal Güvenlik Kurumu ve Denizbank arasında imzalanan protokole göre, emekli aylıklarını üç yıl bu bankadan almayı kabul eden vatandaşlara bir defaya mahsus olmak üzere 300 lira promosyon veriliyordu. Emekliye maaş ödemek isteyen bankalar bu kez tekliflerini yukarı çekti. Emekliye yılda 150- 200 lira verilmesi önerisinde bulunurken, Bakanlık bu tutarı yukarı çekmek için pazarlığı sürdürüyor. Bazı memur sendikaları ise bu rakamın 900 liraya çıkarılabileceğini savunuyor. 

Emeklilere maaş ödemesi dağılımında kamu bankaları yaklaşık yüzde 80'lik paya sahip bulunuyor. PTT ile bu oran yüzde 90'a ulaşıyor. Özel bankaların payı ise yüzde 10 civarında. Yılda yaklaşık 400- 450 bin kişinin emekli olduğu düşünüldüğünde bankaların büyük meblağlarda maaşlardan nemalandığı görülüyor. Bakanlık bu sebeple her emekliye en az 600 tl promosyon verilmesi gerektiğini savunuyor. Çalışma Bakanı Süleyman Soylu, promosyon konusunda titiz bir çalışma yürüttüklerini belirterek, son aşamalara geldiklerini söyledi. Bakan Soylu, "Çabamız emeklilerimizin bundan en fazla istifade etmesine yönelik. Ziraat Bankası dahil kamu bankaları ile görüşüyoruz. İnşallah emeklilerimiz bu süreçten istifade eder” demişti.

Ancak bakanlığın neden pazarlık yaptığı anlaşılamıyor. Düzenlemeyi yapmaları halinde kamu bankaları haksız olarak kazandıkları bu kazancın bir kısmını emeklilere vermek zorunda kalacaklar. Vatandaşın işi olunca hükümet ısrarla işi yokuşa sürüyor. Emeklilere tanınan bu hakkın tüm çalışanlara tanınması konusunda hükümet ne yazık ki pek istekli davranmıyor. Yönetenlere bankaları ve patronları korumak halkın çıkarlarını korumaktan daha cazip geliyor. 

Av. Aylin Akbay

SAHTE İLACA HAPİS, MAĞDURUNA DA TAZMİNAT

Son günlerde internet üzerinden satışları artan ve ölümcül olaylarla sonuçlanan sahte ilaca ağır yaptırımlar geliyor. Bu ilaçları satanlara hapis cezası öngörülürken, sahte ilacın mağduruna da tazminat hakkı tanınacak.

Sahte ilacı satana hapis ve ticaretten men, sahte ilacın mağduruna da tazminat hakkı öngörülüyor. İnternet üzerinden yapılan satışlar ağırlaştırıcı sebep sayılarak verilecek cezalar daha da arttırılacak. Aynı şekilde, ölüme yol açmanın yanı sıra fiziksel ve ruhsal sağlığa zarar verilmesi, satışın meslekleri itibariyle kendilerine duyulan güveni kötüye kullanan kişiler tarafından işlenmesi de cezayı arttırıcı sebepler arasına alınıyor. 

KÜRESEL TEHDİT

Tıbbi ürün sahteciliği ve halk sağlığına tehditler içeren suçlara ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, Meclis Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Meclis Genel Kurulu’ndan da geçtikten sonra yasalaşarak iç hukuk metnine dönüşecek sözleşmeye ilişkin tasarının gerekçesinde, “küresel” diye nitelenen sahte ilaç tehdidi şöyle tanımlandı: “Türkiye’de ilaçta sahtecilik son günlerde internet üzerinden satışların da yoğun şekilde artmasıyla önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu suç türünün bu kadar fazla artmasının nedeni, yüksek mali kazanç potansiyeline kıyasla tespit ve adli takibat riskinin nispeten daha az olmasıdır. Dünyanın her yerinde tehlikeli olabilecek ürünleri doğrudan hasta ve tüketicilere reklam ve tedarik etmek üzere internetin kullanılması, suçlular için güvenli ve kolay bir çalışma şekli olmuş ve suçlulara küresel erişim sağlamıştır. Bu bakımdan hasta ve tüketicilerin hayatlarını ve genel olarak halk sağlığını korumak üzere tıbbi ürün sahteciliği ve benzeri suçlara karşı önleyici tedbirlerin acilen alınması gerekmektedir.”

İNTERNET CEZASI

Sözleşme, mağdurun ölümüne, fiziksel ya da ruhsal sağlığında zarara neden olunması, suçun meslekleri itibariyle kendilerine duyulan güveni kötüye kullanan kişiler tarafından işlenmesini ise “ağırlaştırıcı sebep” saydı. Satışın internet de dahil olmak üzere bilgi sistemleri gibi geniş ölçekli dağıtım araçlarıyla yapılması, suçun örgütlü bir şekilde işlenmesi ve failin önceden de aynı nitelikteki suçlardan mahkum edilmiş olmasını da ağırlaştırıcı sebeplerin başında sayıldı. Bu durumda ağırlaştırılmış yaptırımlar uygulanacak. 

MAĞDURA TAZMİNAT

Taraf ülkeler, sahte ilaç satışıyla mücadele ederken mağdurların hak ve çıkarlarını korumaya yönelik de iç hukuklarında gerekli düzenlemelere gidecek. Buna göre, mağdurların, durumlarıyla ilgili ve sağlıklarının korunması için gerekli bilgilere erişimi sağlanacak. Mağdurların fiziksel, psikolojik ve sosyal yönden iyileşmelerine yardımcı olunacak. Mağdurların faillerden tazminat elde etmelerine yönelik iç hukuk düzenlemelerine de gidilecek. 

EĞİTİMLER DÜZENLENECEK

Sahte ilaç satışıyla mücadelede bu ilaçların yapımında kullanılan malzemelerin yasadışı yollardan teminini engelleyecek önlemler alınacak. Sahte ilaç satışına yönelik etkin mücadele amacıyla gerekli eğitimleri de sağlanacak. Sağlık, gümrük, polis ve diğer yetkili makamlar arasında bilgi değişimi ve işbirliğini sağlayacak gerekli düzenlemelere gidilecek. Vatandaşlarda bu konudaki farkındalığı artıracak kampanyalar teşvik edilecek. Sözleşme bu suçlarla mücadele için taraf ülkelerin birbirleriyle en geniş ölçüde işbirliği içerisinde olmalarını da öngörüyor.
Ülkemizde sahte ilaç satışıyla mücadele de yasalarımızın yetersizliği önüne alındığında bu alanda önemli bir adım atıldığını görüyoruz. Getirilen düzenleme özellikle bitkisel ürün adı altında diyabete, kalp hastalığına, zayıflamaya iyi geldiğini belirtilip halk sağlığıyla oynayan sağlık tacirlerinin hafif cezalarla bu durumdan sıyrılamayacağı, insan hayatlarıyla bu denli oynayamayacakları ağır yaptırımlar içermektedir.

Av. Zeynep Şahin 


ALLAH YETENEĞİNİZDEN KORUSUN!

Bir hukukçu olarak, bir birey olarak, bir Türk Kadını olarak 21. Yüzyılın Türkiye’sinde hala kadına uygulanan dayak, şiddet, baskı ve kötü muamele hakkında konuşmak utanç veriyor. Ama ne yazık ki bugün bu konu hakkında yazmak zorundayım çünkü bir Yargıtay Daire başkanının sözleri bu konu hakkında konuşmak ya da yazmak konusunda ya çok yetersiz kaldığımızı ya da bir türlü vicdana dokunamadığımızı gösteriyor. Yargıtay Daire başkanının sözlerine geleceğim ama izninizle önce içimi dökeceğim.

Öncelikle şunu belirteyim; ben bir kız evlat olarak babamdan hiç şiddet görmedim. Ama daha önemlisi babamın anneme şiddet uyguladığına da hiç şahit olmadım. Ama şiddet hiç mi görmedim,  hiç mi şahit olmadım dersem, maalesef her gün her yerde şiddetin farklı türlerine maruz kalıyor ve şahit oluyorum. 

Örneğin trafikte, kadın şoför gören çoğu erkek sürücü nasıl bir psikilojidir bilinmez, ya kornayla ya da sıkıştırmak suretiyle taciz eder kadını. İş yerlerinde kadının gördüğü şiddetin boyutları ise korkutucu haller almış durumda maalesef. Bir arkadaşımın anlatmış olduğu durumu sizinle paylaşayım; uzun süren işsizliğinin ardından ilçemizin hatırı sayılır bir fabrikasında işe başladı arkadaşım. Başlamadan önce kendisinin dahil olacağı birimin müdürüyle hemen her gün evrak işleri ile ilgili görüşmeler yapıyorlardı ve arkadaşım her telefonu kapattığında ya ne kadar kibar bir insan, çok saygılı bir bey diyordu. Ve işe başladı genç ve güzel arkadaşım. İlk başta her şey yolundaydı, iki müdürüyle birlikte ilgilendikleri önemli bir projeyi yönetiyorlardı ve bununla ilgili yazışmalar telefon görüşmeleri mesai saatleri dışına da taşıyordu. Her şey normal seyrederken müdürlerden biri bu konuyla ilgili görüşmeyi mesai sonrası bir akşam yemeğinde sürdürmek istedi. Mesai saatleri dışında yaptığı tüm işleri sadece projenin selameti için sürdüren arkadaşım bunun iş ile pek alakası olmadığını düşündüğünden reddetti ve işte şiddete açılan kapı o red kararı oldu. Tabiki burada bahsettiğim psikolojik şiddet. Nasıl mı uygulanıyor ,hemen anlatayım; Bir kadın alt çalışan olarak müdürünüzün iş ile ilgili olmayan herhangi bir teklifini kabul etmiyorsunuz ama iş ile ilgili tüm sorumluluklarını yerine getirmeye devam ediyorsunuz. Bu sırada müdürünüz sizden size ait olmayan işleri görmenizi de istemeye başlıyor. Mesela siz önemli bir yazışma yaparken sizden çay istiyor ya da personele gönderilecek maili elinin altındaki bilgisayardan kendisi gönderemeyerek (!) sizden yapmanızı istiyor. Eğer bunları yaparsanız ardı arkası kesilmeyen ve sizin görev alanınıza ait olamayan işler içeren  bir istek listesi çıkıyor yok yapmazsanız da bildiğiniz işiniz tehlikeye giriyor, hakarete varan sözler duymaya başlıyorsunuz ya da en iyi ihtimalle size karşı saygısız, seviyesiz tavırlar sergilenen bir ortamda çalışma mecburiyetiniz doğuyor. Tabiki arkadaşım hala orada bahsettiğim seviyesiz ortamada çalışmaya çalışıyor. Bir şekilde saygısızlıklara ve duyduğu hakarete varan sözlere kulak tıkayarak…

   Şimdi gelelim bu yazıyı yazma mecburiyeti hissetmemi sağlayan habere. Haber başlığı şöyle: ‘Yargıtay 2. HD Başkanından ilginç çıkış: Hakimi de, baro başkanı da kadın dövüyor’. Haberin devamın da ise bir Yargıtay Daire Başkanının azından Türkiye deki kadına şiddetin niteliksel ve niceliksel boyutları şu şekilde;   

“Türk erkeği dövüyor, arkadaşlar. Profesörü de baro başkanı da hâkimi de emniyet müdürü de dövüyor; hepsi dövüyor” dedi. “Her 100 dosyamın 80’inde kadınlar dövülüyor” diye konuşan Gençcan, “Boşanma davası açılmış olması bizatihi kadını potansiyel hedef haline getiriyor” 

Ve hep bizim klasik muhabbetimiz eğitimsizlik; ne alakası var. Profesörü de baro başkanı da hâkimi de emniyet müdürü de dövüyor; hepsi dövüyor. Türk erkeğinin ikinci bir yeteneği sürekli hakaret ediyor. Sadakatsizlik banko. Yani gelir durumu iyi olup da sadakatsizlik yapmayan yok” dedi.

“Dosyaları okuyorum; adam manav, kasap veya belediye işçisi sevgilisi var. Gelirle de alakası yok. Adamın 66 lira aylığı var, sevgilisi var. Kadın da memnun. O anlamda baktığınızda her şeye olan inancınızı kaybediyorsunuz. Hatta kendinize bile olan inancınızı kaybediyorsunuz. ‘Ben bile hata yapabilirim ya’ noktasına geliyorsunuz” ifadelerini kullandı.

   Bunlar , Adana Barosu tarafından düzenlenen ‘Yargıtay Kararları Işığında Aile Hukuku’ konulu konferansa konuşmacı olarak katılan Yargıtay  2.Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur GENÇCAN’ın azından dökülen sözler… 

   Peki ne anladık biz bu konuşmadan? Ne desek boş mu? Ne yaparsanız yapın o dayağı yiyeceksiniz mi? Sizce de kadına şiddeti kabullenmiş bir konuşma  değil mi? Yargıtay Daire Başkanı belki onca davada verilen onca cezadan sonra hala değişen bir şey olmadığını gördüğü için belki şiddet uygulamayı utanılacak, yapılmaması gereken bir davranış olarak algılamak yerine, uyguladığı siddetle gurur duyan Türk erkeği ( Şiddete karşı duranları tenzih ediyorum) nin kafa yapısını bildiğinden ,bu durumu kabullenmiş gibi görünüyor.Üstelik tabiî ki kinaye ile ama yine de kabul edilemez şekilde bundan yetenek diye bahsediyor.( Türk erkeğinin ayıbı deseydi bahsettiği durumun daha karşısında görünmez miydi mesela) Peki ya biz? Bu hayatımızın her alanın da gittiğimiz her yerde yaptığımız her eylemde tacize, hakarete şiddetin her türlüsüne maruz kalan bizler ne yapalım? Nasıl kabul edelim bu durumu? Şiddet gördüğümüz ilişkiyi bitirmeye karar verdiğimizde daha kötüsüyle karşılaşacağız diye gördüğümüz kadarına razımı olalım.

Kusura bakmayın ‘Türk erkeği dövüyor arkadaşlar’ diye başlayan’ durum budur’, ‘yapacak bir şey yoktur’ a benzeyen bir konuşmayı ben kabul etmiyorum. Bunu kabullenen, içselleştiren, benimseyen hiçbir düşünceyi kabul etmiyorum… Kabul etmemekle de kalmıyor bunu kabul edebilen herkesi  ŞİDDETLE kınıyorum…. 

Avukat Stj; Feyza Gezmen 








Anahtar Kelimeler: SOSYAL HUKUK

    Yorumlar

banner131
banner119
Hava Durumu
Tümü Anket
İSK. BEL.BAŞ. SEYFİ DİNGİL'İ BAŞARILI BULUYURMUSUNUZ?

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
E-Gazete
Karikatür
  • gazeteci olur belki
Sen de Yaz
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri
Siz de yazmak istemez misiniz?
Ziyaretçi Defteri
Arşiv

banner99