Devleti yönettiğini zanneden nokta ile virgül ise ya Kayserili pazarlığı yapıyor, ya da "İlle de Başkanlık!" diye her fırsatta propaganda yapmaya devam ediyorlardı! Yarın cenazelere gelirler ve yandaş Tv ve basın ordusunun şakşakçılığında gene propaganda kokan gösterilerini yaparlar. Timsah gözyaşları dökülür. Hatta üzüntü maskesini takarak, terörün gerçekleştiği yere karanfil de bırakırlar. Muhtemeldir ki, “Başdanışmanlar Ordusu” da arkalarında ve ellerini önde bağlayıp gelirler.
Bu sütunlarda 14 yıldır devletin yönetilemediğini örnekleriyle pek çok kez okuyucularımla paylaştım. Hatta bu konuda “Adeta sokaktan gelip devlete egemen olan, devlet yönetimi hakkında ‘elifi görse mertek zannedecek kadar cahil’ olan bu kitle, diplomasi yapacağına, tribünlere oynamayı tercih ediyorlar. Yandaş medyayı da alabildiğine kullanarak, diğer ülke liderlerine bağırıyorlar, çağırıyorlar. Bu diplomasi fukarası zevat diğer ülke liderlerine bağırıp çağırdıkça tribünler havaya kalkmaktadır. Tribündeki gariban halk ‘Helal olsun herkese posta koydu!’ diyerek, bu söylem bezirganlarını yere göğe koymamaktadırlar!” diye daha 2 hafta önce bile yazmıştım.
Devlet, “Devlet aklı”yla yönetilmiyor. Bir zamanlar MHP Genel Başkan Yardımcısı, Ankara Milletvekili olan emekli Büyükelçi Deniz Bölükbaşı’nın benzetimiyle “Ruhban ordusu gibi danışman ordusu” var. Kerameti kendinden meçhul ve içinde kalını, incesi, jölelisi, basketçisi, güreşçisi bile bulunan, milletin vergilerinden kovalar dolusu paranın akıtıldığı bu zevat dinleniyor ama devletin tecrübeyle yoğrulmuş resmi kurumları bir kenara atılıyor!
AKP iktidarlarının, bir zamanlar terörle mücadelede hafif kaldığını eleştiren TSK’yı “Askeri Vesayet” diyerek aşağıladığı ve sözüm ona bu vesayetten kurtulmak için ne fenalık gerektiyse yapıldığını milletçe gördük. Hatta TSK’nin kendi ellerimizle etkisizleştirilmesini izlerken, bunu yapanları “Bu millet sizinle gurur duyuyor!” diye alkışladık. Ne biçim gurursa?
Bu gurur duyulan muhterem zevat güya terörle etkin mücadele için büyük bir tezahüratla “Kamu Güvenliği Teşkilatı” (daha sonra Kamu Güvenliği Müsteşarlığı adını aldı)’nı da kurdu. Bu kuruluşla başımız göğe mi erdi? Yoksa “Ruhban ordusu” gibi olan “Başdanışmanlar-danışmanlar ordusu” için ulufe kapısı mı oldu?
Başdanışman derken bugün “Yandaş” Sabah gazetesinde ibretlik bir haber gördüm: Başdanışman iken bugün “Başbakan Yardımcısı” olan, bir zamanlar terör elebaşısı Öcalan’a methiyeler dizen, Dolmabahçe Mutabakatı’nın “Yıldızı” Yalçın Akdoğan, geçen hafta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof.Dr. Zühtü Arslan’ı hedef alan sözlerini yorumlamış.
AKP’nin bulabilmek için çok aramış olduğu belli olan Akdoğan, “Cumhurbaşkanı ile hiçbir kurumun kavgalı olmaması lazım. Cumhurbaşkanına tavır takınan her kurum toplum nezdinde kaybeder. Muhalefet Cumhurbaşkanıyla kavga etti, seçimde kaybetti. Devlet kurumları da böyle yaparsa toplumun sevgisini, güvenini kaybeder!” diyor.
Maalesef devlet yönetiminde ayaklar baş oldu. Yalakalık ve yağdanlıklık tavan yaptı. Demokratik değerler değil, diktatörlük hevesi ön aldı. Bugüne kadar eksik kalan başkanlık sistemiydi. Sanki başkanlık gelirse terör de biter, bela da. Savaş da biter, kavga da!
Son söz: Bu yazıyı kaleme aldığımda resmi ağızlar 27 ölen var dedi. Dilerim fazla değildir. Ölenlere Rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Milletimize ve Ankara’ya geçmiş olsun!
Yorumlar