Bugün dost ara ki bulasın. Afedersiniz, Katar’ı unutmuşum! Tüm bu yanlışlara Davutoğlu’nun sebebiyet verdiğini zannediyorduk. Ama daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, daha başbakanlığı sırasındaki “Dış Politikada Kasımpaşalı” efelenmesini hatırlayınca, Davutoğlu’nu bile arattığını hatırladım.
Dış Politikadaki yanlışların başında Erdoğan’ın devletin tecrübeli kurumlarına danışmaksızın yaptığı çıkışlar gelmektedir. Üstelik çelişkileriyle. Bir taraftan ABD’ye kızarken, öte yandan ABD’yi Montrö Boğazlar Sözleşmesini delme pahasına Karadeniz’e davet ederek…
Dış politikada da içeride olduğu gibi muhalefete din, iman ve şiirlerle karışık çakınca, içeride olduğu gibi “Bu millet seninle gurur duyuyor!” diye milletin yarısına hoş görünmektedir. Ama onun Birleşmiş Milletlere, NATO’ya, Avrupa Birliği’ne çatması, Rusya’dan ve Putin’den şikâyetleri, Esad’a küfretmesi, ABD ve Obama’ya güya bağırıyor görünmesi Türkiye’de alkış alsa da, dünya kamuoyunda beğeni değil “saçmalık” olarak algılanmaktadır.
Erdoğan, dış politikayı bilmiyor olabilir. O zaman dış politikayı ehil ellere bırakırsın. Veya en azından bu konuda şakşakçı olmayan, ehil danışmanlarından yararlanabilirsin. Ama Erdoğan’ın Kalını, incesi, jölelisi, basketçisi, güreşçisiyle Aksaray’ı dolduran başdanışmanlar ordusuna bakılırsa, bu konuda ara ki ehil bulasın. Ya bilmiyorlar, ya da Cumhurbaşkanı ne söylerse “Münasiptir efendim!” şakşakçılığına kaçarak maaşlarını kesinlikle hak etmiyorlardır.
Sadece başdanışmanlara yüklenmeyelim. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve AB’den Sorumlu Bakan Bozkır da onlardan farklı değiller ne yazık ki. Onlar da Erdoğan’ın ağzına bakıyorlar. Alayı, makamlarının çözüm yeri olacağını unutmuş, millete şikâyet makamı haline getirmişler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çözmek yerine adeta bulunduğu makamı “ağlama makamı” haline getirdiği pek çok şikâyet vardır. Son haftalarda dile getirdiklerinden bazıları şöyledir: (a) IŞİD’le mücadelede Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakılmak. (b) Terörle mücadelede, teröristlerde çıkan silahları üreten “dost ve müttefiklerin” aynı silahları Türkiye’ye vermemesi. (c) NATO’nun Karadeniz’e girmemesi.
Erdoğan, bunlardan sonuncusu üzerine 11 Mayıs 2016’da İstanbul’daki “Balkan Ülkeleri 10. Genelkurmay Başkanları Toplantısı” sırasında konuştu. Konuşmasının bir kısmında NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’le konuşmasını şöyle özetledi:
”Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Burada kıyıdaş ülkeler olarak hepimiz üzerimize düşen görevi yapmak durumundayız. Olayın gerek hava gerek deniz gerek kara bütün alanlarda atılması gereken adımları NATO üyeleri olarak hep birlikte atmak zorundayız…”
Erdoğan, ABD’nin koşulsuz olarak dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e “Gel, Karadeniz sana feda olsun!” der gibidir. Oysa TSK’ye kurulan kumpaslardan en ağırı “Balyoz”, Türk Deniz Kuvvetlerine vurulan bir darbeydi. “Paralelciler”le ABD’nin “Neocon”cularının işbirliği sonucu Deniz Kuvvetlerinin en güzide komutan ve amiralleri tasfiye edildiler. ABD’nin sebebi; Türk Deniz Kuvvetlerinin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delmek isteyen ABD’yi Karadeniz’e sokmayan diplomatik yollardan ustaca manevralarıydı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO vasıtasıyla ABD’yi Karadeniz’e daveti konusu Genelkurmay’a, özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na danışıldı mı? Yoksa NATO askeri gemilerinin Ege’de “Lozan Barış Anlaşması” hilafına mülteci geçişini engellemeleri için Milli Savunma Baazkanı tarafından daveti gibi mi yapılmaktadır. O zaman “Siyasi sorumluluk bende!” denilerek fahiş bir yanlışlık yapılmıştı. Bu da ona benziyor.
Son Söz: Dışişlerinin duyarlı meslek memurları sizler de ikaz edin, yazın ve konuşun lütfen. Yoksa ne idiğü belirsiz başdanışmanlar ve onların yanlışına takılan sözde devlet adamları Türkiye’nin milli çıkarları hilafına harekette bir sakınca görmüyorlar!
Yorumlar