Türkiye Cumhuriyeti tarihi bir Cumhurbaşkanının hezeyan dolu, hukuk devleti ilkelerini çiğneyen, dizginlenemeyen hırsının esiri kriminal bir şahsiyete tanık oluyor. Kendi koyduğu kuralları dahi çiğnemekten çekinmeyen, “ben yaptım oldu” anlayışıyla meclis başta olmak üzere tüm devlet kurumlarını “emir-komuta” zihniyetiyle zaptu-rapt altına almak isteyen bir zatla karşı karşıyayız.
Tarihte örneklerine sıkça rastladığımız, bir gün gözyaşları içinde kendisine hukuk ve adalet dilenen diktatörlerin gölgesidir ülkemizde kol gezen.
Kanunların, hukuk devletinin, uluslararası yasa ve sözleşmelerin, geleneksel kültürün ve ahlakın dizginleyemediği, puslu ve karanlık bir gölge. Bu gölge kan döküyor, çalıyor, yolsuzluk yapıyor, tutukluyor, sürgüne gönderiyor, yasaklıyor ve en önemlisi kendi korkusunu gizlemek için korku salarak bu ülkede yaşayan tüm toplum kesimlerini tehdit ediyor.
Diktatörün gölgesini besleyen, puslu havalarda dolaşmayı seven, kent barışını, kardeşliği ve karşılıklı hoşgörüyü ortadan kaldırmak için girişimlerde bulunan “ kraldan daha kralcı” idarecilerin uygulamalarına son zamanlarda İskenderun’da da rastlamaya başladık. İki gün önce İskenderun’da yaşanan bir olay hukuk ve adalet tanımayan idarecilik anlayışının bir tezahürü olarak karşımıza çıktı.
SANATA ENGELLEME
İskenderun Belediyesi Kültür Merkezi’nde Üç Ağaç Yaşam Derneği tarafından sergilenmesi düşünülen “Şaka Gibi” adlı tiyatro gösterisi Belediye idarecilerince gösterime iki gün kala salonun kapatılmasıyla engellendi. Bu sefer gerekçe tiyatro eserinin içinde yer alan “ ayakkabı kutularıyla” yapılan taşlamalar.
İskenderun Belediyesinin Tiyatrolar konusunda Ordinaryüs Profesör unvanına sahip idarecileri tiyatro eserinin içeriğini uygun bulmayarak önce izin verdikleri salonu, son dakikada halka yine kapattılar. Daha önce de Kentsel Dönüşüm Paneli içinde Kültür Merkezini halka kapattılar.
Anlaşılıyor ki İskenderun Belediyesi İdarecileri Kültür merkezini babalarının malı zannediyor. Halkın sahibi olduğu bir merkezi halka kapatmak, faşizmin kol gezdiği dehlizlerde beslenen egonun esiri olmaktır. Usta ve çırakları, Sarayın dehlizlerinden ülkenin sokaklarına kin ve nefret kusarak, yeşilden - sanata, özgürlüklerden- temel haklara düşman bir anlayışı egemen kılmak istiyorlar.
Ancak bu sürdürülebilir bir durum değildir. Bu ülkenin insanları aydınlık güneşli günleri sever ve onun için mücadele ederler. Her on yılda bir gerçekleşen darbelere işte o aydınlık ve güneşli günlere dair umutlarıyla direndiler. Katliama uğradılar, tutuklandılar, açlığa ve gurbete sürüklendiler, zindanlarda işkence gördüler, öldüler, hem de çok öldüler ama BOYUN EĞMEDİLER. Düştükçe daha kararlı ve dik ayağa kalktılar. İçimiz ve dışımız yara bere içinde olsa da yine direnecek ve ayağa kalkacağız. Devran dönecek ve bir gün tüm bu acıların hesabını hukuk ve adaleti rehber eden demokratik bir toplumda hesabını soracağız.
Yorumlar